Karşı köye bizim köyden gelin gidecek. Adetmiş. Güreş yapılırmış. Ödül olarak kuzu ya da dana gibi canlı hayvanlar konulurmuş. Düğün alayı geldi. Köyün meydanında güreş düzeni kuruldu. Erkek evinden bir güreşçi ile kız evi tarafından bir güreşçi güreşe başladılar. Bütün köy halkı, düğün alayı ve biz iki öğretmen (Ömer Lütfi Yaralı ile ben) de güreşi izliyoruz. Biz kız evi tarafıyız. Hiç ses yok. Sadece davul çalıyor.
Bizim güreşçi oğlan evinin güreşçisini kavradı ve sırt üstü yere getirdi. Biz iki öğretmen hemen alkışlamaya başladık.Yanımızdaki köylüler; 'Aman hocam, alkışlamayın. Bizde alkış ayıp olur' dediler. Bu arada oğlan evinin yenilen güreşçisi yanımıza geldi: Niye alkışlıyorsunuz? Ben sizin düşmanınız mıyım? diye bir tavır koydu. Biz de 'Biz buranın yabancısıyız, adetlerinizi bilmiyoruz. Üstelik dünyanın her yerinde bu böyle. Müsabaka yarışma sonunda her başarı alkışlanır. Yanlış algılıyorsunuz.' dedik. Köylüler de araya girdiler. Sofrada beraber olarak olaya tatlıya bağladık.
17 Aralık 2011 Cumartesi
KÖY ADETLERİ
Çok güzel bir sosyal dayanısmaları var: Birisi evini yapacak. Bütün köylü seferber oluyor. Kavgalı, döğüşlü, kanlı bıçaklı, düşman bile olsalar herşey unutuluyor, yardıma gidiliyor. Hep beraber taş taşımak, duvar örmek gibi her türlü işlerde yardımcı oluyorlar. Bitene kadar. Başlangıçta olduğu gibi bitiminde de yemekler yeniyor, dualar okunuyor, iş tamamlanıyor.
Köyde ava meraklı birkaç kişi var. Kışın tavşan ve keklik avına giderler. Avda keklik veya tavşan vurulmuşsa mutlaka Arap Aşı yapılır. Dostlarla birlikte yenilir.
Arap Aşı; koca kazanda soğuk su kaynatılarak un dökülür. Alttan kazan yavaş yavaş yanan ateşte su ısınır, hamur pelte şeklinde pişirilir. Büyük sinilere dökülen hamur soğumaya bırakılır. Av eti ile biberli baharlı çorba pişirilir. Büyük bir tasın içine konulur. Sininin ortasındaki hamur, çorba tasının oturtulacağı kadar açılır. Sininin etrafına toplanan yiyiciler, kaşıklarıyla hamurdan alırlar. Çorbaya banarlar, hop, hiç çiğnemeden lüp diye yutarlar. Her defasında beni ve diğer öğretmen arkadaşları da davet ederler ama bir lokma bile yiyemeden 'Hocam, sen çorbasından ye' derlerdi ama o da pek yenecek gibi olmazdı.
Köyde ava meraklı birkaç kişi var. Kışın tavşan ve keklik avına giderler. Avda keklik veya tavşan vurulmuşsa mutlaka Arap Aşı yapılır. Dostlarla birlikte yenilir.
Arap Aşı; koca kazanda soğuk su kaynatılarak un dökülür. Alttan kazan yavaş yavaş yanan ateşte su ısınır, hamur pelte şeklinde pişirilir. Büyük sinilere dökülen hamur soğumaya bırakılır. Av eti ile biberli baharlı çorba pişirilir. Büyük bir tasın içine konulur. Sininin ortasındaki hamur, çorba tasının oturtulacağı kadar açılır. Sininin etrafına toplanan yiyiciler, kaşıklarıyla hamurdan alırlar. Çorbaya banarlar, hop, hiç çiğnemeden lüp diye yutarlar. Her defasında beni ve diğer öğretmen arkadaşları da davet ederler ama bir lokma bile yiyemeden 'Hocam, sen çorbasından ye' derlerdi ama o da pek yenecek gibi olmazdı.
FIKRA GİBİ
Dördüncü sınıftaki Ramazan Karakaya. Kocaman kulaklı, markoni gibi bir çocuk.Babası da Kayseri ceza ve tutuklama evinde gardiyan. Okula, okumaya meraklı. Cocuklar okusun istiyor. O yıllarda henüz ünite usulu yoktu. Haftalık program bir gün iki saat sosyal bilgiler, bir gün Fen Tabiat şeklinde uygulanırdı. RAmazan'ı sosyal bilgilerden konu anlatmaya tahtaya kaldırdım: Çıt yok. "Ramazan ders çalışmamışsın herhalde. Çalışacağına söz ver, yerine otur, söz veriyor musun? " dedim. Ramazan 'veriyorum' dedi.Yerine oturdu.
Ertesi günü yine Ramazan'ı, bu kere Fen Tabiat dersinden tahtaya çağırdım. RAmazan'da yine çıt yok. 'Ramazan, derslerine çalışacağına söz vermiştin..." Ramazan: "Öğretmenim, ben sosyal bilgilere söz vermiştim. Fen TAbiat'a söz vermedim ki..'....
İlahi Ramazan..Öyle hoşuma gitti ki, kahkalalarla güldüm.
Ertesi günü yine Ramazan'ı, bu kere Fen Tabiat dersinden tahtaya çağırdım. RAmazan'da yine çıt yok. 'Ramazan, derslerine çalışacağına söz vermiştin..." Ramazan: "Öğretmenim, ben sosyal bilgilere söz vermiştim. Fen TAbiat'a söz vermedim ki..'....
İlahi Ramazan..Öyle hoşuma gitti ki, kahkalalarla güldüm.
12 Aralık 2011 Pazartesi
SOBA ÜSTÜNDE DELİK
Köyle ve öğrencilerle ilgili birkaç anekdot daha:
Yeni okula taşındık, yerleştik. Kış geldi, sobalar öğrencilerin getirdiği odun, tahta, çalı çırpı ile yakılıyor, yanıyor, tütüyor. Okulun hizmetlisi yok. Her işi öğrenciler nöbetleşerek yapıyorlar. Öğrencilerden biri (dışardan mı buldu, evden mi getirdi, o belli değil) sarı metal fişek gibi birşey getirir, yanan sobanın üzerine koyar. Mavi bir alev çıkarmaya başlayınca herkes korku ile dışarı fırlarlar. Bu arada bir gümbürdeme olur. Sobanın üstü 5-10 cm. genişliğinde delinmiş. Okula geldiğimde olayı anlattılar. Korktukları her hallerinden belliydi. Bu olay onlara ders olur.Ben de gerekli uyarıyı yaptım.Bu onlara ders oldu.
Yeni okula taşındık, yerleştik. Kış geldi, sobalar öğrencilerin getirdiği odun, tahta, çalı çırpı ile yakılıyor, yanıyor, tütüyor. Okulun hizmetlisi yok. Her işi öğrenciler nöbetleşerek yapıyorlar. Öğrencilerden biri (dışardan mı buldu, evden mi getirdi, o belli değil) sarı metal fişek gibi birşey getirir, yanan sobanın üzerine koyar. Mavi bir alev çıkarmaya başlayınca herkes korku ile dışarı fırlarlar. Bu arada bir gümbürdeme olur. Sobanın üstü 5-10 cm. genişliğinde delinmiş. Okula geldiğimde olayı anlattılar. Korktukları her hallerinden belliydi. Bu olay onlara ders olur.Ben de gerekli uyarıyı yaptım.Bu onlara ders oldu.
20 Kasım 2011 Pazar
BOYACI'YA YENİ OKUL YAPILMASINI SAĞLADIM
Boyacı'da okul yapımı tamamlandı. İlki de Öğretmenevi yapıldı. Okul bahçesinin uzak köşesine tuvaletler ve bir de depo yapıldı. Evlerin yapımında herşey düşünülmüş. Banyo, tuvalet, mutfak ve odalar...Hatta banyolarda termosifon bile var. Ancak suyu taşıyarak elle dolduruyoruz. Okul da yeterli şekilde planlanmış. Her şey yepyeni...Okulun açılışı yapılacak. Köy ihtiyar heyeti ile karar alındı. Kayseri Sümer Bey fabrikası ahçısı getirilecek, gelen davetlilere yemek verilecek. Her türlü hazırlıklar yapıldı. Tören günü köylüler ve öğrencilerle birlikte okulun hemen alt tarafında köye giriş yolunda sıralandık. Önce öğrenciler, sonra köylüler gelecek erkanı bekliyoruz. Geldiler.
Vali Kazım Atakul, Doğu Menzil Komutanı Orgeneral Faruk Güventürk, Milli Eğitim Müdürü, Halk Eğitim Müdürü, Halk Eğitim Müdürü ağabeyimiz ve köylümüz Tufan Doğanavşargil. İlköğretim müfettişleri ve gelenlerin hepsinin eşleri ve çocukları dahil olmak üzere iki tane de Amerikalı (kolejde öğtetmenmişler) beş altı tane jiple geldiler. Vali ve Güventürk paşanın eline sarılıp öpmek istediler. Paşa tepki gösterdi. 'El öpmeyin. Bu memleketin başına ne belaler geldiyse el öpmekten geldi." diyerek elini öptürmedi. Hafif yağmur çiseliyordu. Büyük sınıfı U harfi şeklinde oturma düzenine sokmuştuk. Konuklar oturdular. Köylüler ayakta çepeçevre her taraf dolu. Vali Kazım Atakul hiç suya sabuna dokunmadan kısa bir konuşma yaptı, " Sözü Paşama bırakıyorum" dedi. Alkışlandı. Güventürk Paşa konuşmaya başladı. 27 Mayıs 1960 Devriminin en hızlı dönemi.( Karşıtlar Devrim yerine İhtilal der) Söze Demokrat Partinin bu memlekete hiç iyi bir iş yapmadığını söyledi. Bu arada da 9-10 yaşlarında olan kızı dışardan gelerek Paşa'nın kulağına birşeyler fısıldadı ve tekrar dışarı yöneldi. Paşa sözüne devam ederek "İşte şu gördüğünüz kızım ve aynı yaştaki tüm çocuklarımız bu memleketin borcunu ödeyecekler. Bizleri böyle bir borç batağının içine attılar' dedi. Bu a rada bir köylü vatandaş (Mehmet Aslan'dı) parmak kaldırdı: 'Efendim özür dilerim' diyerek ayağa kalktı, ceketini ilikledi. 'Siz Demokrat Parti bu memlekete hiç birşey yapmadı dediniz ama iki tane çeşmemiz var, ikisini de Demokrat Parti yaptırdı. Özür dileyerek oturuyorum' dedi ve oturdu. Ama Paşa takma dişlerini sıktı, ofkeden bembeyaz oldu ve Mehmet Arslan'a dönerek, 'Defol köpek' diye bir bağırdı...Masanın üstünde duran şapkasını aldı başına koydu: 'Benim bu köy için söyleyecek bir sözüm kalmamıştır' dedi yürüdü. Vali Bey kıs kıs güldü. Köylüler Mehmet Aslan'ı hemen dışarı attılar. Paşanın eline sarıldılar: "Aman Paşam, o bizim köylü değil' deyip oturttular, konuşmasına devam ettirdiler. Sonra bu olay gazetelere konu oldu. Bilhassa dönemin sağ basını, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinin gündeminde birkaç hafta devam etti....................................................Bu olayın gazetelerde yayınlanması üzerine aklıevvel birisi işinden atmış, sıtma mücadelede bir hizmetli miymiş, neymiş. Güya Güventürk Paşa istedi, biz de işten çıkardık diyesiler. Mehmet Arslan, paşanın konutuna gider, olayı anlatır. PAşa da 'Yok evladım, benim böyle birşeyden haberim yok. Ben böyle şeylerle uğraşmam.' der. Olay biraz önce yazdığım gibi sağcı basının yarayı kaşımasından başka birşey değildi. Burada hemen şunu belirtmek isterim; Paşa için iyi bir fırsat doğmustu. Verdiği örneği daha da açabilecek, açıklayabilecekken sinirlenmiş, kovacağı yerde 'Bak evladım, bu yapılan çeşmeleeri Demokrat Partililer babasının parasıyla yaptırmadılar. Senden benden topladıkları vergilerle yaptırdılar....' vs vs gibi birçok örnek verebilirdi. Daha da etkili olurdu. Ordudaki emir komuta zincirini burada köylüden de bekledi ama olmadı. Atarük ve Kemalizm gibi , Menekşe gibi kitaplar da yazmış ufuklu bir generalden bunları beklemek herhalde hakkımızdı. Bu köyde olduğum sürece sanırım bir hayli başarılı oldum. Okulun yapılmasını sağlayacak gişimimiz başarıyla sonuçlanmıştı. Okuttuğumuz öğrencilerden birçoğu okudu. Sadık Demir, Jandarma Subayı, Ahmet Demir Lise Matematik Öğretmeni olmuştur. Ahmet Gerçek Motor Meslek Lisesini bitirmiştir. Daha adını sayamadığım birçok çocuk okumuş, meslek sahibi olmuşlardır.
Vali Kazım Atakul, Doğu Menzil Komutanı Orgeneral Faruk Güventürk, Milli Eğitim Müdürü, Halk Eğitim Müdürü, Halk Eğitim Müdürü ağabeyimiz ve köylümüz Tufan Doğanavşargil. İlköğretim müfettişleri ve gelenlerin hepsinin eşleri ve çocukları dahil olmak üzere iki tane de Amerikalı (kolejde öğtetmenmişler) beş altı tane jiple geldiler. Vali ve Güventürk paşanın eline sarılıp öpmek istediler. Paşa tepki gösterdi. 'El öpmeyin. Bu memleketin başına ne belaler geldiyse el öpmekten geldi." diyerek elini öptürmedi. Hafif yağmur çiseliyordu. Büyük sınıfı U harfi şeklinde oturma düzenine sokmuştuk. Konuklar oturdular. Köylüler ayakta çepeçevre her taraf dolu. Vali Kazım Atakul hiç suya sabuna dokunmadan kısa bir konuşma yaptı, " Sözü Paşama bırakıyorum" dedi. Alkışlandı. Güventürk Paşa konuşmaya başladı. 27 Mayıs 1960 Devriminin en hızlı dönemi.( Karşıtlar Devrim yerine İhtilal der) Söze Demokrat Partinin bu memlekete hiç iyi bir iş yapmadığını söyledi. Bu arada da 9-10 yaşlarında olan kızı dışardan gelerek Paşa'nın kulağına birşeyler fısıldadı ve tekrar dışarı yöneldi. Paşa sözüne devam ederek "İşte şu gördüğünüz kızım ve aynı yaştaki tüm çocuklarımız bu memleketin borcunu ödeyecekler. Bizleri böyle bir borç batağının içine attılar' dedi. Bu a rada bir köylü vatandaş (Mehmet Aslan'dı) parmak kaldırdı: 'Efendim özür dilerim' diyerek ayağa kalktı, ceketini ilikledi. 'Siz Demokrat Parti bu memlekete hiç birşey yapmadı dediniz ama iki tane çeşmemiz var, ikisini de Demokrat Parti yaptırdı. Özür dileyerek oturuyorum' dedi ve oturdu. Ama Paşa takma dişlerini sıktı, ofkeden bembeyaz oldu ve Mehmet Arslan'a dönerek, 'Defol köpek' diye bir bağırdı...Masanın üstünde duran şapkasını aldı başına koydu: 'Benim bu köy için söyleyecek bir sözüm kalmamıştır' dedi yürüdü. Vali Bey kıs kıs güldü. Köylüler Mehmet Aslan'ı hemen dışarı attılar. Paşanın eline sarıldılar: "Aman Paşam, o bizim köylü değil' deyip oturttular, konuşmasına devam ettirdiler. Sonra bu olay gazetelere konu oldu. Bilhassa dönemin sağ basını, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinin gündeminde birkaç hafta devam etti....................................................Bu olayın gazetelerde yayınlanması üzerine aklıevvel birisi işinden atmış, sıtma mücadelede bir hizmetli miymiş, neymiş. Güya Güventürk Paşa istedi, biz de işten çıkardık diyesiler. Mehmet Arslan, paşanın konutuna gider, olayı anlatır. PAşa da 'Yok evladım, benim böyle birşeyden haberim yok. Ben böyle şeylerle uğraşmam.' der. Olay biraz önce yazdığım gibi sağcı basının yarayı kaşımasından başka birşey değildi. Burada hemen şunu belirtmek isterim; Paşa için iyi bir fırsat doğmustu. Verdiği örneği daha da açabilecek, açıklayabilecekken sinirlenmiş, kovacağı yerde 'Bak evladım, bu yapılan çeşmeleeri Demokrat Partililer babasının parasıyla yaptırmadılar. Senden benden topladıkları vergilerle yaptırdılar....' vs vs gibi birçok örnek verebilirdi. Daha da etkili olurdu. Ordudaki emir komuta zincirini burada köylüden de bekledi ama olmadı. Atarük ve Kemalizm gibi , Menekşe gibi kitaplar da yazmış ufuklu bir generalden bunları beklemek herhalde hakkımızdı. Bu köyde olduğum sürece sanırım bir hayli başarılı oldum. Okulun yapılmasını sağlayacak gişimimiz başarıyla sonuçlanmıştı. Okuttuğumuz öğrencilerden birçoğu okudu. Sadık Demir, Jandarma Subayı, Ahmet Demir Lise Matematik Öğretmeni olmuştur. Ahmet Gerçek Motor Meslek Lisesini bitirmiştir. Daha adını sayamadığım birçok çocuk okumuş, meslek sahibi olmuşlardır.
11 Kasım 2011 Cuma
ARILAR
Ve Kayseri'ye 15-16 km. uzaklıkta şirin ve çok güzel bir köye tayin edildi. Ben yine Boyacı Köyü kabusuna devam...Hiç gözüm arkada kalmayacak kadar güvenli bir yer. Fakat gel gör ki.canım kızım burnumda tütüyor. Lüle lüle güzel saçları, yumuk yumuk elleri, kocaman güzel gözleri. Herkesin sevgilisi. Köyden bir nine ve dede bulduk. Dünya tatlısı insanlar. Cihat abi, Nimet abla, çocukları Mürüvet, Hörmet, Nuh Naci , Cafer...1962-63 öğretim yılında Nuh Naci ile Boyacı 'da birlikte çalıştık. Vekil öğretmen olarak tayinini sağladım. Aynı odada birlikte kaldık. Liseden takıntısı vardı. Ona ders çalıştırdım.Sınav yaptım, not verdim. Şaka yollu oyunlarla bütün bir kitabı ezberlettim. Sonuçta sınavda başarılı oldu. Kızımı o kadar çok eviyorlardı ki; zaman zaman onlarda kalıyordu. Bir akşam hep beraber evdeyiz, köyden biri geldi. Cihat abiden tohumluk patates istedi. Kalktı, gidecekken 'Dur şu torunumu da bir öpim de gidiyim' dedi. Kızımı kucağına aldı. Ağzındaki sigarayı unutmuş, dalgınlıkla yüzüne yanan sigaranın ucunu değdirdi. Kızım kıyameti kopardı, canı yandı. Yüzünde bir nokta kabardı. Cihat abinin eli ayağı birbirine dolaştı. Ne yapacağını şaşırdı. 'Tüh, görüyor musun yaptığımı..Şimdi benim kucağıma da gelmez. SEvdirmez de..' diyerek evin içinde dolaşmaya başladı.Patatesi falan unuttu. Cihat abi arıcılıkla uğraşırdı. Bir gün arıyı tutmuş, kızımın avcunun içine koymuş, birlikte dokunmuş, oynamışlar. Daha 8-9 aylık..İlkbaharda cama bir arı konmuş. Bizimki de daha önce oynadı ya..Onu da öyle zannederek avuçlayıvermiş..Arı sokuverince yaygarayı basmış. Bir daha da arılara yaklaşmadı. Yüzündeki sigara yanığının yeri, yüzü üşüdüğü zaman beyaz bir nokta şeklinde kendini gösterir.O güzel insanları unutmak mümkün değil...
3 Kasım 2011 Perşembe
2 Kasım 2011 Çarşamba
YENİ OKUL ve YENİ BEBEK
4 ve 5.sınıflar toplam 11 kişiydi. Birleştirilmiş sınıf olarak Ömer Lütfi okutuyor, 1 , 2 ve 3. sınıfları da ben okutuyordum. Ok4 ulumuz, B tipi denilen eski bir okul. Her tarafı dökülüyor. Taş duvarlar çatlamış, tavan tahtaları çürümüş, kimi parçaları aşağı doğru sarkıyor, yağmur yağınca akmayan köşesi yok...Cam çerçeve kırık. Kuzey tarafındaki pencereleri tahta, teneke, kartonla kapattık. İki yıl bu kötü koşullarda çalıştık. 3. yıl nihayet sesimize kulak verdiler. Yazdığımız yazıların neticesini aldık. Geldiler, keşfettiler ve yıkıp yeni bir okul yapılmasına karar verdiler. 1962-1963 öğretim yılına da yetiştirecekler...Baharda müteahite okul teslim edildi, yıkım yapıldı. İnşaat başladı.
İlkbaharda okulların kapanmasıyla birlikte yedek subay öğretmen Ömer Lütfi Yaralı da terhis olup ayrıldı. Biz de Kayseri Sümer evleri mahallesinde bir ev kiraladık. Orada oturuyoruz. Eşim hamile. Doktor Münevver Hanım'a gidiyoruz. Onun kontrolünde. 12 Haziran 1962, eşimin doğum sancıları başladı. Günlerden Pazar. Hemen Dr Münevver Hanım'a gittim, taksi ile eve geldik. Saat 10-11 suları...Saat 14.30'a kadar bekledi. Herşey normale dönünce evine döndü. Güzel kızımız doğmuştu. Bu arada eşimin de kurs öğretmeni olarak atama kararı çıktı geldi....Şimdi mesele ; aynı yerde çalışmaktı ama ne gezer! 11 yıl ayrı yerlerde çalışmak zorunda bırakıldık.
KIZ ÖĞRENCİLERİ OKULA KAZANDIRMA
Köylülerle önemli sorunlarımızdan biri de okula kız çocuklarını göndermemeleriydi. Şimdiye kadar okula hiç kız çocuğu kayıt yapılmamıştı. Köylülerle oturup pazarlık yaptım. Yasada, yönetmeliklerde böyle bir şey, hatta suç bile..Ama çıkar yol olarak bunu buldum:
-Okulun açıldığı gün, Pazartesi gönderin, Salı gelmesin, Çarşamba yarım gün gelsin, Perşembe gelsin. Cuma gelmesin, Cumartesi yarım gün gelsin… gibi resmen pazarlık yaptım. O yıllarda okullarda bir beslenme programı ile çocukları önce okula yavaş yavaş alıştırmak, hatta onlara yani kız çocuklarına biraz da torpilli davranarak dağıtılan üzüm, fındık, portakal gibi yiyecek ve süt tozundan yapılan yiyiecekler içeceklerle okulu cazip hale getirmekti. Aslında bu gibi şeyleri çocuklar evlerinde görmüyorlardı. Nihayet kız çocukları böyle böyle kazandım.
Çocuklar baktılar ki okul daha rahat, yiyecek, içecek şeyler de veriyorlar..Evde kaldıklarında annelerinin işlerini kendileri yapıyorlar. Okuma yazma bilmemek gibi bir eksiklik de beraberinde olunca, boş bir hayatın içine sürükleniyorlar. Okuma yazma bilen bir kadın yok. 125-130 haneli köyde sadece erkekler okuma yazma biliyor. O da çat pat. Kızlar okula her gün gelir oldular. Babalarıyla yaptığmız anlaşmayı böylece kendi lehlerine, okul lehine delmiş oldular. Diğer yakın köylere göre bir hayli çok kız öğrenci vardı okulumuzda. Hem de devam eden. Bahar gelince erkek öğrenciler çifte giderler. Babalarıyla birlikte okulun önünden geçerken bana rastlarlarsa ‘Öğretmen bey, çocuğa izin verirsen çifte gideceğiz.’ Derler. Zaten yola çıkmışlardır. Olmaz desem de demesem de bir şey fark etmeyecek. Gidecekler. “Peki” deriz olur biter.
ERKİLET –BOYACI; HAYATIMIN EN SIKINTILI VE ZOR YILLARI ve ASKERLİK
Hayatımın en sıkıntılı ve zor yıllarını orada geçirdim. Kabus gibi. Hasta olduğum zaman kesin olarak Boyacı köyü ile ilgili rüyalar görürüm. Hasta değilsem, Boyacı köyü ile ilgili bir rüya görmüşsem yine hasta olurum. Orada üç yıl geçirdim. Birinci yıl,tek başıma idim.
Yazın da Manisa ve Kırkağaç olmak üzere üç aylık bir dönemle askerlik görevimizi tamamladık.
Aynı Boyacı köyü gibi Kırkağaç da ikinci kabusum oldu. Kanlı Dizanteriye yakalandım, ölüyordum. Askerlik dönüşü 19 Eylül 1961 yılında evlendik.
İkinci yılı da karımla birlikte orada yaşadık. Zonguldak-Kilimli’den bir yedek subay öğretmen arkadaşımız da var. Bize göre yaşlı. Biz 21 yaşlarında o (Ömer Lütfü Yaralı??) 33 yaşında, güngörmüş, geçirmiş. Çevre de onun gibi Zonguldaklı olan diğerleri Ömer abi diye çevresinde dolaşıyorlar. Benim maaşım 410 lira iken onun da maaşı vardı, 350 lira alıyordu. Ayrıca 1000-2000 lira gelirdi. Tatilde ya da aybaşlarında Kayseri’ye indiğimizde en lüks otelde kalır, en iyi lokantalarda yer içerdik. Bana bir kuruş harcatmazdı. Diğer Zonguldaklılar da aynı bonkörlüğü yapardı. İlk sene aynı evde birlikte kaldık. Ben evlenince Ömer Lütfü Yaralı aynı evde kalmaya devam etti. Biz ayrı bir ev bulduk. Mehmet Demir’in tek gözlü evindeyiz. Girişinde 6-7 merdiven ve sahanlık, kapıdan içeri girince 4-5 metre hol, sonra her şeyimizin içinde bulunduğu odaya giriyoruz. .Üstü toprak dam. Kuzeye olan pencereyi halı ile duvarı boydan boya kapattık. Karyolamızı kurduk. Kuzeye bakan demirli iki pencere daha var. 10 lira kira veriyoruz.
Köy Erkilet kasabasına 10 km. uzaklıkta-kuzeyinden 4-5 km. uzaklıkta Kızılırmak nehri geçiyor. Çukurda etrafında çalılık ve fundalıklı yüksek tepeler var. Evler üst üste. Kagir. Doğru dürüst yürünecek bir yolu da yok. Çamur deryası derler ya, öyle bir şey. Zaman zaman okula eşim de gelirdi.Yetişkin insanların çoğu Kayseri Belediyesinde çöpçü olarak çalışıyor, Cumartesi günü bir kamyon kiralayıp arkasına, önüne dolup köye gelirler. Pazartesi gününde saat 3,5-4’te tekrar aynı kamyonla işlerine geri dönerler.Bunların içinde iki kişi var ki daha sosyal ve anlayışlı insanlar. Biri gardiyanlık yapan Mustafa Kocakaya, diğeri de Şehir klübünde çalışan Ahmet. Okula, okumaya ilgil duyan insanlar. Diğerleri ise tutucu ve gösteriş meraklısı cahil insanlar. Damların üstüne çıkar, orada abdest alır sonra da orada namaz kılmaya başlarlar. Elleri ayakları kirden çatlak çatlaktır. Erkeği, kadını, çocuğu hep aynı. Kadınları kışın bile takunya giyerler. Çorapsız kar kış hep aynı durumlarını korurlar. Okula gelen çocukların ellerini temizlemek, temizletmek bana düştü. Çeşme yakındı.” Bir koşu marş marş… eller yıkanacak” deyip onları mecbur ediyordum. Temizlik konusu beni çok uğraştırdı. Köyde kibritiniz bitse komşuya muhtaçsınız. Aktar, bakkal gibi pek bir şey yok. Ay başlarında maaş almaya indiğimizde daha önce tesbit ettiğimiz ihtiyaçlarımızı yetecek kadar alır gelirsek rahat ederdik. Yoksa yandığımızın resmi idi. Kayseri’ye inmek bir dert, dönmek ayrı bir dert idi. Yağmur-kar yağdıktan sonra geliş gidişler neredeyse imkansız gibi bir şeydi. Sigaramız biterdi, şehir klübünde çalışan Ahmet’in oğlu Ahmet’i hemen evlerine koşturur, sigaramızı oradan temin ederdik. Genellikle Yeniharman, Sipahi ve Yenice sigaraları olurdu. O dönemde filtreli sigara yoktu zaten. En çok içilen sigara Yenice idi.
75 AY KAYBA UĞRATAN 'TORPİL'
Stajdan, Tarsus, Mersin, Ceyhan, Adana gezilerinden sonra geldik yıl sonuna…Bütün derslerim çok iyi.Hatta Biyoloji üç dönemdir PEKİYİ. Gel gör ki, ikmale kaldım. Neymiş efendim; Haziran mezunları doğu illerine gönderiliyormuş, Eylül mezunları istedikleri yerlere. O nedenle bizim beyler güya bana torpil yapmışlar, en iyi dersten de ikmale bıraktırarak, ikmalde başarılı olarak ve istediğim ile öğretmen atanacakmışım. Hiç hesap etmezler ki, her yıl 3 ay kayıpla 25 yılda 75 ay kayba uğradım. Kim verecek bunun hesabını? Torpil yapanlar mı? Olmaz olsun öyle torpil. Zaten ilk ve son torpil de bu oldu. Hiçbir işim torpille olmadı. Denizcilik terimi olan torpille , hep vurulduk.
1960 yılı Eylül’ünde ikmalimizi verdik. Kayseri valiliği emrine atandık. Babam Sıradan Köyünde eğitmenliğe devam ediyor. Birlikte Kayseri’ye geldik, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gideceğiz. Md. Yardımcısı babamın arkadaşı olurmuş. Birlikte gittik. Gıyasettin Tokyay babamı görünce anımsadı. ‘Oooo Hafız Salih, bakınca anladım, gözlerinden tanıdım’ dedi. Bir iki dakikalık hal hatırdan sonra babam benim öğretmen olarak Kayseri’ye atandığımı, mümkünse yolu yordamı olan yakın bir yere verin ricasında bulundu. Dışarı çıktığımızda babam kafasını yumruklayarak ‘Ah benim sersem kafam, okuldan kaçmasaydım şimdi onun yerinde ben oturuyor olacaktım’ diyerek pişmanlığını dile getirdi ve gözleri dolu dolu oldu. Ağlıyordu. Tayin konusunda hiçbir etkisi de olmadı. Sözde Kayseri merkeze bağlı Erkilet-Boyacı köyüne atandık. Ne köy ama evlere şenlik!
8 Ağustos 2011 Pazartesi
TARSUS, MERSİN, ADANA, CEYHAN
Okul yılları artık bitiyor. Herşey iyi. Yeni öğrenci olarak ne iyi olabilir? Yani öğrenci olarak ne iyi olabilir? Dersler, notlar. Artık ortamdaki konumum belli oluyor.Son sınıftayız. Staj için guruplar halinde bir bir ay süreyle köylere gidiyoruz. On arkadaşla birlikte ......... köyündeyiz. Mevsim kış. Kaldığımız oda çok rutubetli. Ranzalarımız, sobamız, pompalı gaz ocağımız, masamız her şeyimiz aynı yerde. Bir de lüks lambamız var. Akşam olunca sobamızı, lambamızı yakıyoruz. Masa başında toplanıp yarınki derslerimizle ilgili planlarımızı yapıyoruz. Nasıl giriş yapmamız gerektiği konusunda tartışıyoruz. Yemek yapma işini ise sırayla yapıyruz. Ahmet Turhal (ya da Türkol??) adındaki Bünyanlı arkadaşımızın kuru fasulye pişirmesi var ki!? Evlere şenlik…Haşlamadan doğrudan kaynatmış, içine soğan doğrayıp bir kaşık da salça ile onu da içine döküvermiş. Bir çay bardağı da tuz koyunca tamam olmuş. Ye yiyebilirsen…Zehir gibi tuz, demir leblebi gibi sert, odanın içi nefes alacak gibi değil. Ahmet arkadışımız böylece bizi zeytin ekmek talimine koşturdu.
Odamızın rutubetli olduğunu yazmıştım. Kış ve kar bu sene çok uzun sürdü. Kar kalınlığı bir metre vardı. Akşam yatıp sabah kalktığımızda yatağımızın her tarafı nemli ve soğuk, sadece vücudumuzun değdiği yerlerde farklı bir ısı vardı. Sağdan sola veya soldan sağa dönmeden yatar kalırdık. O soğuk ve rutubetin eseri olarak sağ dizim ve sağ pazı ve omzumdaki romatizma ağrıları zaman zaman çekilmez derecede zonklamalara sancılara neden olur.
1960 yılı Ocak karne tatili. Kuzenimle Tarsus’a ablasının ziyaretine gidiyoruz. Kayseri’den trene bindik. Kar kış tipi kıyamet kopuyor sanki. Kara trenimiz bembeyaz. Toros tünelini aştık. Pozantı’ya vardık. Oh yağmur yağıyor. Ilık bir hava. İlk defa böyle bir mevsim olayıyla karşılaşıyorum. Okumak başka, yaşamak başka. İklim türlerini sözde nazari olarak biliyoruz ama böylesini bir uygulama dersi gibi görüyordum. Anadolu’da herkes harıl harıl soba yakarken Tarsus’ta bir mangal yakıyorlar, üzerinde de semaverle çay demleyip keyiflerine bakıyorlar. Daha görmediğim, bilmediğim çok şeyin olduğunu burada fark ettim. Patates közlemişler verdiler,yedim. Şeker gibi tatlı idi.Şaşırdım.
Tarsus çok şirin güzel bir ilçe. Oradan Mersin’e gittik. Deniz kıyısındaki temiz, yeşil güzel bir şehir olarak gördüm. Adana’yı da gezdim. Kalabalık ve karmaşık geldi. Mevsime göre tozlu ve kirli gibi . Ceyhan’a gittik. Ceyhan nehrini ve üzerindeki köprüyü, çevresinde yaşayanları..Nerede ise hepsi iki katlı binalarla kaplı bir kasaba görünümünde..Bu gezi benim için gerçekten çok iyi oldu. Yeni şeyler görüp öğrenmeme neden oldu. Bölgeler arasındaki iklim farkını yaşayarak gördüm, öğrendim. Yeni bitki çeşitlerini fark ettim vs vs…Dönüşümüz yine trenle oldu. Ilıman bir iklimden soğuk kara iklimine geçtik. Deniz ve dağların iklime etkisini yazılanlarla karşılaştırdım. Yalova-Çınarcık izcilik kampından sonra ( oralarda Marmara’yı görmüştüm) Akdeniz’i de görmek bende tarif edilmez bir ufuk genişliği, görüş genişliği yarattı. Çevremizdeki görgü, bilgi yoksunluğu, ilave olarak gelirlerin kıt kanaat geçinecek kadar olması, her şeyi babadan, Atadan gördükleri gibi sürdürmeleri, alınyazısı, kader olarak görmeleri, geri kalmışlığın ön belirtileri olarak görülebilir.
Bu arada şu iki talihsizlik mi? Yoksa şansızlık mı demeli, bilemiyorum. Okulumuzda 1. Yabancı dil 2. Felsefe okutulmuyor olmasını belirtmek isterim.
Yalnız okulumuzda İngilizce ile ilgili bir şans doğdu. Müzik öğretmeni Ahmet Kayalıdere, ayda 5 lira karşılığında haftada 4 saat olmak üzere kurslara başladı. Birçok arkadaşım katıldı ve sonuna kadar devam ettiler. Olayı dedeme aktardım. Olur dedi ve 5 lira kurs parasını da verdi. Verdi ama sadece iki ay .... Devamını getiremedi. Gerçekten de zor idi, yani para bulmak kolay değildi.... Gerçekten büyük talihsizlikti benim için. O kursa devam eden benden öndeki sınıftakiler ve sondaki arkadaşların çoğu; İngilizce öğretmeni oldular. Onları bu başarılarından dolayı takdir ediyorum, Bravo diyorum.
Okulda Felsefe’nin F’sinden bile bahsedilmedi. Ancak bazı öğretmenlerimizin ders dışı anlattıkları şeyler vardı ki; onlar bizlere uyarı idi. Bu öğretmenler Hacı Küçükkaraca, Necati Cebe gibi öğretmenlerdi. Necati Cebe ile 1970’lerde Erdek’te karşılaştık. CHP’den milletvekili adayı idi. Ön seçim için Erdek’e gelmiş ve onun için çalışacağımıza söz ve güvence vermiştik. Erdek’ten 1. Sırada seçildi. Sonunda da Balıkesir milletvekili oldu. Balıkesir Bölgesi’nde TÖBDER ve Türkiye genelinde de o dönem MC Koalisyon hükümetlerinden bıkmış, CHP için çalışmıştık. Ama sonuçta öğretmenlerin bu çalışmaları CHP tarafından yadsınmıştı. Ecevit Başbakan’dı ama hükümet iktıdar olamamıştı. Acemice davrandılar sonuçta da kaybettiler. Evet, felsefeden nereye geldik…
EŞİM İLE TANIŞMA
Bütün bu küçük aşamalar sonrasında 1958-1959 yıllarına kadar geldik. Benim için en güzel, en unutulmaz ve en değerli şey Başak'la karşılaşmam ve tanışmam oldu. O zaman yazsaydım ne yazardım bilmiyorum. Şu bir gerçek ki benim için çok ama çok değerli ....
Hele Çocuklarımı dünyaya getirdikten sonra onu daha çok sevdiğimi ifade ediyorum.
Kızımızla ve oğlumuzla gurur duyuyorum.
Dikkat ediniz, kızım, oğlum diyerek bencillik etmiyorum. Gerçek olan da bu. Daha ilerde yeniden dönmek üzere burada kesiyorum.
SÖZDE İLİŞİK KESMEME
Yaz tatiline çıkarken İLİŞİK KESME kuralıı vardı. Her öğrenciye klişeleşmiş bir kağıt verilir. Bu kağıtta öğrencinin adı-soyadı-sınıfı ve numarası yazılı olurdu. Liste şeklinde de atölye öğretmenlerinin isimleri olur, herkes bizzat kendisi sorumlu öğretmene imzalatır, ilişiği yoktur onayı aldığı kağıdı idareye teslim ederdi.Aynı işlemi eksiksiz olarak yaptım idareye de teslim etmiştim. O yıl futbol sahası yapılıyordu. Alanın büyük bir bölümünde su kaynakları vardı. Bataklık gibiydi. Bataklığı yok etmek için 1 metre derinliğinde 1 m. genişliğinde 150 metre uzunluğunda bir kanal açılması gerekiyordu. İşte bu işin yapılması için de insan gücüne gerek vardı. Piyango bana da vurdu. Güya ilişik kesmemiş öğrencilerin listesi çıkarılıyor. Bunlara bir hafta “TART” uzaklaştırma cezası verilecek, ancak okulda yiyip yatıp kalkacak, derslere girmeyecek,kanal açılmasında çalıştırılacaklar şeklinde disiplin kurulundan karar çıkarmışlar. Kanalın bir haftada bitmesi mümkün değil. Vardiyalı olarak sözde cezalı durumundaki öğrencileri sıraya koyup bir hafta çalıştırarak bataklık kurutulmuştu. Kazma kürekle istenilen kanal açılmış, yanlardan duvar örülmüş, üstü de plaka şeklinde taşlarla kapatılmış ve toprak tesviyesi ile kapatılınca, su kanal boyunca akıp gitmiş ve bataklık kurumuştu. Çamursuz, çimlenmiş tesviyesi yapılmış güzel bir futbol sahasına kavuşmuştuk. Ne anlama gelir bilemem ama hafta sonu bayrak töreninde okul müdürü ve beden eğitimi öğretmenlerimiz teşekkür konuşması yapmışlardı. Teşekkür ödül ise bu ödülü bizzat isimle çağrılıp herkesin gözleri önünde birkaç defa yaşadım. Örnek gösterildim. Atölye nöbetçiliği, yemekhane, çamaşırhane, çiftlik nöbetleri gibi birer haftalık sorumluluklar verilirdi. Oralarda çalışanları denetlemek, hafta sonu da sözlü veya (olay varsa) yazılı rapor vermek gibi görevdi. Ulusal bayramlara hazırlanmak Beden Eğitimi öğretmenlerimin, Müzik ve Resim öğretmenlerimizin gurup çalışmalarıyla yürütülürdü. Özellikle 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı (O dönemde adı böyleydi) çok özel bir bayramdı. Okul bayramı Kayseri’de kutlardı. Askeri cemseler gelir, 250-300 kişiyi iki gün önce Kayseri’ye götürür, kalacağımız yerler kararlanır. Yatakhane, yemekhane gibi yerlerimiz belirlenir. Ertesi günü tören alanında prova yapılır. Bir gün serbest kalırız. Ertesi günü her şey tam tekmil 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamasına çıkarız. Müthiş bir disiplin, hareketlerde birlik ve beraberlik, hatasız hareketleri bitiririz. Sonra yine hep beraber Milli oyun gösterilerine geçeriz.
Akerdeon, mandolin, keman, davul zurna eşliğinde oyunlarımızı da oynarız. Seyircilerden dakikalarca alkış alır ve okullar arası bir yarış şeklinde geçer. Her yıl kupayı okulumuz kazanırdı. Dönüş yine askeri CMC’lerle olurdu. Her zaman olduğu gibi, bu bayramdan sonra artık okulların,derslerin bittiği zaman demekti. Her şey yavaş yavaş gevşer, tatile girilmese de tatil gibi olurdu.
ÖĞRETMEN OKULU 4. SINIF
Öğretmen okulu 4. Sınıftan sonra her şey daha farklı görülmeye başlıyor. Değerlendirme ve yorumlar değişiyor. Örneğin: Babam kendisine bir cep saati almıştı. Doğrudan söyleyemedim de içimden şöyle geçmişti: Kol saati alsaydı da arada bir ben de taksaydım ne olurdu yani? Diye düşünmüştüm. Ama artık öyle düşünmüyordum. Bana değil babama saat gerekli idi. Sınıfa giriş çıkış, okula geliş ve gidişler için. Benim saatim ise vardı. Yani okul kampanası. Her çalışını duyabiliyor ve ne anlama geldiğini biliyorduk.Sabah, kalk zili ile başlar. Sabah mütaalası, teneffüs, ders, teneffüs, ders devam eder. 4 ders saatinden sonraki zil ise öğle yemeği paydosu. Öğleden sonra yine dersler. Dinlenme. Akşam mütaelası. (ETÜT SAATİ) Yemek. Tekrar ders çalışma ve yatma.
Herşey değişiyor. 1. Sınıfa dört şube olarak başlamıştık. 4. Sınıfta A-B şubeleri kalmıştı. Kimi arkadaşlarımız sınıfta kalmış, kimi başka okullara nakillerini istemiş, kimi zaman da diğer okullardan bizim okula sürgün gelenler vardı. Yine de ayrılanlar çoğunlukta olmalı ki yarı yolda kalmıştık. Aynı sınıfta iki yıl üst üste kalanlar ise kayıtları siliniyordu.Bu olayı okuldan kovulma olarak adlandırıyorduk. Ayrıca bunun dışında çeşitli disiplinsiz davranışlar da ağır şekilde cezalandırılıyordu. Hırsızlık, kavgada yaralama gibi olaylarda da okuldan temelli uzaklaştırma veya 3-5 gün bir hafta gibi uzaklaştırma. Kimi zaman bir yıl olanlar da vardı. Ceza suçun ağırlığıyla orantılı olurdu.
SALİH ONBAŞI, CENNET ve BAYRAKTAR
Çocukluğumda hayal meyal hatırladığım üç llginç kişi daha var, Salih onbaşı, Cennet ve Bayraktar.Hatta Bayraktar öyle ilginçtir ki, latife Tekin’in kitabında bile adı geçer. ‘Sevgili Arsız Ölüm’ kitabında. Demek ki Bayraktar yalnız bizim köy çevresinde değil,Bünyan ve köylerinde de biliniyormuş. Şimdi ise Latife Tekin’in kitabı ile bütün Türkiye tanır oldu. Latife Tekin’in ailesi Bünyan’ın bir köyünden olurlar.
Bayraktar bizim köye gelince doğruca dedemlere gelir, onlarda kalırdı.Bayraktar’ın deyişi ile ‘Ben Karaağa’nın oğluyum’ derdi.
Tip bir adamdı. Kara , kuru, kalınca bir sesi, kimi zaman ata, kimi zaman da araba ile dolaşırdı. Elinde uzun ve kalın bir sopası olurdu. Bu sopaya bağladığı bohçalar, siperler asılı olarak öyle dolaşırdı. Eskiden köylerde dolaşan gezgin satıcılar olurdu. Çerçi denirdi. Sanki onlar gibi, çantasında ufak tefek şeyler bulunurdu. Ancak bunlardan daha önemlisi ise HAYALİ idi. Aldığı Milli Piyango biletinden para çıkacak, zengin olacak. Ondan sonra ise gel keyfim gel..cebinde , çantasında yüzlerce tombala kartına benzer kağıtlar. Her birinin üzerinde çok katlı apartman çizimleri, kimisinde evin iç bölümlerindeki her türlü ayrıntı gösterilmiş olurdu.Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milletvekili, Vali, Belediye Başkanı, Karakol Komutanı gibi aklına o anda ne esti ise o olur, ondan sonra da emirler yağdırmaya başlardı. Haydi Bayraktar, bir başbakan ol dedikleri zaman, sandalyenini üzerine çıkar, nutuk atmaya başlardı. Bu arada benim amcaları da unutmazdı. Her birini bir ba….lga, valiliğe, ordu komutanlığına atardı. Sonsuz bir cömertliği vardı o anda. Bilhassa kendisi ile alay etmeyen, dalga geçmeyen kimseleri o da sever sayardı. Alay edenlere çok sinirlenir, sopası ile veya yerden kaptığı taşla saldırırdı. Buna karşın, sakin sohbetlerde de bulunur, ağırbaşlı olur, anlatılanları dinler, kimi zaman konuşmalara kendisi de katılırdı. Bazen esprili konulara girince ilginç ve tatlı bir gülümsemesi ve hoş bir kahkahası olurdu. Kendisi bayağı zenciye yakın kara derili olduğu için gülümsediğinde dişleri bembeyaz görülürdü. Onu görenler ‘Karaağa’nın oğlu yine gelmiş’ derlerdi. Dedemin onu çok olgunca karşıladığını hatırlıyorum.
Salih onbaşı’nın ise İstiklal gazilerinden biri olduğunu söylemişlerdi. Başında kalpak, üzerinde asker elbisesi , ayaklarında pırıl pırıl çizmesi, göğsünde taşıdığı İstiklal madalyası ile tam bir Kuvai Milliyeci görünümünde, boyalı pala bıyıkları ile heybetli bir adamdı. Bir kalabalık görür görmez yüksek bir yere çıkıverir, onların dikkatini çekecek şekilde vatan, millet, Sakarya, Ankara diye nutuk atmaya başlardı. Madalyası ile öğünür, bu ülkenin sahipleri olun, ondan bir çakıl taşı dahi vermeyin. Yoksa yakanıza yapışırım’ gibi sözler söylerdi.
Cennet anaya gelince; tam bir ziyaret çalısı gibi. .......Üstündeki giyside neler yok ki..Aklınıza ne gelirse..Mecnun şeklinde gezer durur. Kimi zaman türkü, kimi zaman ağıt söylerdi. Başındaki yazması pullar, renk renk boncuklar, eski gümüş paralarla dolu idi. Uzun örme saçları da bir alemdi. Boydan boya boncuklarla, çeşitli tesbih taneleri ile kurdelalarla doluydu. Üst giysisi yelek gibi ceket gibi yeşil kadife, altında pembe gibi kırmızı gibi yine kadife etek vardı. Çatal iğnelerle ipliklerle neler neler vardı üzerinde. Aynı saçında ve başındaki gibi boncuklar, çeşit çeşit tesbihler, sarımsak, üzerlik, göz boncukları irili ufaklı. Elindeki ufak bir heybenin içinde türlü türlü giyecek ve yiyecekleri alırdı. Nedense herkes ona acırdı. Renkli bir kadındı.
Salih Çavuş ve Cennet ana anıları 8-10 yaşlarıyla ilgili. Bayraktar ise uzun yıllar yaşadı.
ANKARA, SİVAS ve İZMİR GEZİLERİ
Bir ikinci gezi şansı daha yakaladım. Her yıl ilk karne tatilinde çeşitli illere gezi tertip edilirdi. Her sınıftan kura çekimi ile gidecek seçilirdi. 3B sınıfından ben seçilmiştim. Bu gezi Ankara’ya idi. İlk gezi yerimiz Anıtkabir oldu. Grup halinde mozoleye çelenk koyup saygı duruşunda bulunduk. Üç günlük bir geziydi.
Eskiden bir Akdeniz Palas oteli vardı. Orada Kazım Özkan, Ayhan Özkan çalışırlardı. Onları gördüm. Otelde yattık. Bir de Ali amcamız, Melek yengemiz vardı. Onları da ziyaret ettim. Niye ettimse? O günkü görgüm,bilgim buna elvermiyordu herhalde. Çünki hiçbir ilgi iltifat görmemiş, gizliden de olsa tepeden baktıklarını sezinlemiş, çok üzülmüştüm.
Diğer bir gezimiz de Sivas’a oldu. 23 Nisan’da idi. Tarihi Sivas kongresinin yapıldığı ve müzeye dönüştürüldüğü Sivas Lisesi’ni gördük. Her şeyi çok güzel korumuşlar. O günün tarihini resimlerle ve diğer belgelerle canlı tutmuşlar. Bir gece kalıp geri döndük.
Diğer bir gezi şansı ise İzmir’e oldu. Ancak resim öğretmenimin ricası üzerine hakkımı başka bir arkadaşa devrettim. Yine karne tatili idi. Tatilde herkes köyüne giderdi. O günlerde son sınıfta bulunan bir arkadaşın annesi ölmüş, haber vermemişler. Köye gitse duyacak, sınavlarını etkiler düşüncesiyle bu tedbire başvurmuşlardı.
YALOVA GEZİSİ ve ÖĞRETMEN OKULU
Öğretmen okulu 3. Sınıftaydım. Öğretmenlerimin hemen hepsi çok seviyorlar. Öncelikle Beden Eğitimi öğretmeni Dursun Hatipoğlu. Herhangi bir iş için beni çağırtıp aratıp bulduruyor, beni görevlendiriyor. İdare ile ilgili, evil ile ilgili ne olursa benimle bitiriyor. O nedenle de öğrenci arkadaşlar, ‘Seyhan, abin çağırıyor’ derlerdi. Okulun izci grubu vardı., Tescilli izci grubu.
Her yaz tatilinde deniz kıyısında 3 haftalık bir kamp dönemi geçirirlerdi. Bu haktan 5. Sınıf öğrencileri yararlanırdı. Kamp öncesi okul içindeki idare binasının önünden geçerken öğretmenim Dursun Hatipoğlu gördü ve yanına çağırdı. Bana ‘Kampa gitmek ister misin?” diye sordu. Ben de İsterim dedim. “O halde terzihaneye git, arkadaşların mayo diktiriyorlar, bir tane de sen diktir’ dedi. Hemen terzihaneye koştum, ölçülerime uygun mayoyu diktirdim. Çok pratik bir giysi idi. Siyah bir kumaştı. Bir paçası kapalı, diğer paçası ise açıktı, karşılıklı biyeli olarak bağlanıyordu. Hazırlıklarımızı tamamladık. Ellerimizde ağzı büzgülü torbalar, içinde elbiselerimiz, gömlek ve diğer giysilerimiz, ceplerimizde ailelerimizin verdiği paralar vardı. Okulda izci kıyafetlerimizi giymiştik. 21 öğrenci, 2 beden eğitimi öğretmeni ve eşleri, bir de fizik kimya öğretmeni ve eşi. Tabii Kızılhan köyünden olan şöförümüz Yunus usta ile ahçı....
Okulun Desoto marka bir kamyonu vardı. Üzeri brandalı, çadırlarımızı, yatak ve battaniye, nevresimlerimizi kap kacak ne gerekli ise onları kamyona doldurduk. Kumanyalarımız da alınmıştı. Kamyonun arka bölümüne 25 kişi, şöför mahalline de 2 kişi çıktık yola. Görüldüğü gibi şöförümüzle birlikte 28 kişiyiz. İlk molayı Ankara yakınlarında bir yerde verdik. Kumanyalarımız dağıtıldı. Çeyrek ekmek, helva ile yetindik. Yola devam ettik. Geceyi Bolu Kız öğretmen okulunun sinema salonunda battaniyelerimizin üzerinde uyuyarak geçirdik. Sabahleyin toparlanarak yola çıktık, Yalova-Çınarcık’a gidiyoruz.Bolu’dan hareketimizden bir müddet sonra Sapanca gölü göründü. Abilerden biri ‘Allah, denize bakın denize..’ dedi. …Gölü görüp de ‘Allaaaah, deniz’ diyen hayretini gizleyemeyen arkadaşımızı öğretmenlerimizden biri ;
-Sus , o deniz değil. Göl o. Sapanca gölü..diye azarlamıştı. Böylece Anadolu’nun denizi göl oluvermişti.
Sonra güneş batmadan Yalova Çınarcık’a varmıştık. O günki haliyle bizim köyü andırıyordu. Adresimiz ise Bakkal Rahmi, Çınarcık Köyü, Yalova idi. Mektuplarımız oraya geliyordu. Biz de bakkal Rami eliyle gönderiyorduk. Kamp yerimiz Çınarcık’ın batı yönünde kestane ağaçlarının bulunduğu deniz seviyesinden 3-5 m. yükseklikte seki şeklinde düz bir alandı. Hemen bu sekinin altında kaynak suyu bulunuyordu. Kaynağın yakınlarına küçük çukurlar açtık. Orta bölümü masa şeklinde düz bir alan buraya yemek tabaklarımızı koyuyor, ayaklarımızı kazdığımız çukura girip yüksek bölüme oturuyor, masa sandalye şeklinde yararlanıyoruz. Mutfağımızı kaynağın yanına kurmuştuk. Yemek öncesi aşçıya her türlü yardımı yapıyorduk. Yardım yemek sonrası da devam ediyordu.
Günlük programımız şöyleydi: Sabahları erken kalkıyor, çadırlar, yataklar ve çevre düzeni temizliği yapılıyor. Her oba teftişe hazır olunca oymak beyi gelip teftiş ediyor. Günaydın? Sağol. Nasılsınız? Sağol. Sabah spor hareketleri başlıyor. Önce ısınma,yavaş koşu. Kaslar ve vücut ısınınca sert ve hızlı hareketler başlıyor, sabah kahvaltısına kadar devam ediyor. Sonra ‘ marş marş denize” komutuyla herkes denize koşuyor. On dakika sonra hep beraber sabah kahvaltısı. Kahvaltı sonrası öğleye kadar çeşitli konularda eğitim faslı başlıyor. Öğle yemeği sonrası çadırlarımızda saat 14.00’ e kadar dinlenme. Hep beraber denize. Akşama kadar . Akşam yemeği. Lükslerin yakılması ve çevrenin aydınlatılması ile akşam eğlencesinin başlaması. Oyunlar, halaylar, türküler, şarkılar, marşlar söylenir yatma zamanına kadar eğlence devam eder. .....
Bu üç hafta zaman içinde çevre gezileri de yapıldı. İlk gezimiz Yalova-Termal kaplıcaları oldu. Herkes öyle bir yeri ilk defa görüyordu. Her taraf yemyeşil, pırıl pırıl mermer havuzlar, banyolar.Sıcak su. İçmek için eline aldığım bardak parmaklarımı yakıyor ama içerken ağzımız yanmıyor. Banyo yaptık, havuzda yüzük,bir günümüzü de orada değerlendirdik. Gece olmuştu, kamp yerimize döndük. Fizik öğretmenimiz ve eşi kampta kalmışlardı. Akşam yemeği olarak balıkçılar hemen kampın önünden ağ atarlar ve çekerlerdi. Çekme işine zaman zaman biz de yardım ederdik. Balık almışlar, kızartmışlar, sofralar hazırlarmış bulunca bütün izciler ‘ya ya ya şa şa şa’ temposu ile öğretmenimizi ve eşini onurlandırmıştık.
Bu arada bir de İstanbul gezisi düzenlenmişti. Emektar kamyoncumuzla Yalova’ya , oradan da vapurla İstanbul’a. Hepimizin vapura ilk binişi idi. Kimi arkadaşları deniz tuttu, çok kötü oldular. İstanbul’a inince o gece kalacağımız Sirkeci’deki Mithat Paşa ilkokulu’na götürdüler.Burayı iyi belleyin, bundan sonrası size kalmış, serbestsiniz dediler. Giysilerimiz izci giysisi. Hepimiz denizde ve güneşte yanmışız. Arap gibi simsiyah olmuşuz. Galata Köprüsü, Karaköy, Taksim’de geziyoruz. Hemen bize yaklaşıyorlar: ‘El Arabi-Irak, Suriye-Suudi…” misiniz gibi sorular soruyorlar. Biz de kollarımızda omuzla dirsek hizasındaki İzci-Kayseri yazısını gösteriyoruz, ‘O , afedersiniz. Bu arada oralardan gelecekler olduğunu duymuştuk da …’ diyorlar ve ayrılıyorlar. O günün koşullarında cebimde 110 lira vardı. Babamın maaşı da o kadardı. Aileden birileri 5-10-20 lira haçlık veren olmuştu. Bu paradan sadece 10 liraya siyah çerçeveli füme camlı, çok güzel bir İtalyan gözlüğü almıştım. Beden Eğitimi öğretmenim Tahir Bey göz koymuş, neredeyse elimden alacaktı....
Her neyse. Bu arada bizim Kızılhanlı Yunus Usta yanıma yaklaştı. ‘Seyhan paran var mı? Bana 50 Lira ver, dönünce hemen veririm’ dedi. Ben de hemen çıkarıp 50 lira verdim. Dönüşümüzün 3. Günü hemen getirip vermişti. İstanbul gezimizde programlı bir gezi olmadı. Bizi bize kendi halimize bıraktılar. En önemli gezi ve gördüğümüz yer, Gülhane Parkı, Taksim, Karaköy ve Sirkeci yöreleri oldu. Tarihi eserleri vapurla gelirken kendini gösteriyordu. Uzaktan ve dış görünüşü ile yetindik. O güne kadar gördüğümüz bütün şehirlerden büyük ve görkemli ve güzel bir şehir. Bu izcilik kampına katılmak, birçok yerleri görmek benim için bir şanstı. Öyle bir şanstı ki, benim ufkumu genişletti. Daha önce görmediğim, bilmediğim bir yaşantıyı keşfettim. Bu gördüklerime özendim, imrendim. Monoton bir Anadolu yaşamından çok değişik bir yaşam biçimi.
Şans demiştim. Bu şansı beden eğitimi öğretmenimin bir luftu olduğunu, sadece 5. Sınıf öğrencilerinin hakkı olduğunu yazmıştım. Tesbit edilen 5. Sınıf öğrencilerinden birisi ne yapmışsa beden eğitimi öğretmenimi kızdırmış , o da onu kovmuş. Bu kovma sırasında öğretmenim bana rastlayınca bu şansı bana vermişti. Aileden, çevreden ilk defa bu kadar uzakta ve uzun zaman ayrı kalmıştım. Üç hafta bitmişti. Dönüş yolculuğumuz da geldiğimiz yoldan oldu. Bu kere dönüşte Ankara çıkışında bir yerlerde kamyonun içinde uyuyarak geceyi geçirdik. Sabah erkenden Kayseri-Pazarören yoluna devam ettik. Yollar eski deyişle şose idi. Asfalt yol yoktu. Çok bozuktu. B unedenle sekiz saatte Pazarören’e ulaşabildik.
BABAM HAFIZ SALİH ÖZHAN'I KAYBEDİŞİM
Yıl 1957. Pazarören ile Toklar’ı birbirine bağlayan yol yapılıyordu. Kullanılan alet sadece kazma, kürek el arabası idi. Yüzlerce işçi çalışıyordu. Her biri çeşitli yerlerden gelen işçiler oldukları için çadırlarda yatıp kalkıyorlardı. Çalışma yerimiz ise Pazarören ile Sıradan köyünün tam ortalar yerdeydi. PAzarören’den geçen şoseye hemen karakolun önünden bağlantı yapılarak aşağı doğru Zamantı ırmağına doğru uzanıyordu.
Babam her gün erkenden bu yol yapımı yerine gelir, işçilerin işbaşı yapmaların sağlardı. Cebinde taşıdğı puantaj defterini çıkarır, kimin işbaşı yapıp yapmadığını arkı-eksi ya da çarpı gibi işaretlerle herkesin isim ve tarihlerini titizlikle işlerdi. Bu çalışmalara ben de katıldım.Benim görevim ise işçilere teneke ile içme suyu taşımaktı. Maşrapa teneke ile dolaşırken kim su istedi, hemen bir maşrapa su verirdim. Bu çalışma o yılın yaz tatili dönemince sürdü. Öğle yemeklerimizi kimi zaman işçilerin kumanyalarından, kimi zaman da annemin ya da kardeşlerimden birinin Zamantı ırmağının geçit veren yerlerinden geçerek, kimi zaman da belden aşağıları ıslanarak geçebilirler, bize öğle yiyeceğini getirirlerdi.
Babam Sıradan da görevli olduğu için evimiz de ordaydı. TA ki 1973 yılına kadar. Yani babamız eğitmenlikten emekli oluncaya kadar. Sonra da Pazarören’deki bu gün annemin oturduğu evi almıştı. NE yazık ki içinde çok oturamadı.
1974 yılının 29 Mart’ında ölüm haberini Erdek’te telgrafla öğrendim. O günün koşullarında uçakla gittim ama heyhat, çok geçti. Bandırma-İstanbul-Ankara ve Kayseri aktarmalı uçakla.
OKUL YILLARI...
1,2 3. Sınıflar pek çok zorlandığım yıllar oldu. Öncelikli zorluk; yokluktu. Ancak burada hemen şunu ifade edeyim ki bu yokluk ve zorluklar içinde okuyor olmamız, lüks içinde olmak demekti.
Okulda yatılı olmak lüksümüzün dışında bir istekte bulunmak gibi hakkımız da yoktu. Çünkü okul her şeyimizi veriyordu. Üstümüzdeki bütün giyecekleri, gömlek, elbise, palto, ayakkabı, çorap, atlet, fanila, kilot, geriye ne kaldı ki…Mendillerimiz bile devlettendi. Yatacak yatak, üç öğen yemek.okuduğumuz kitaplar, defter ve kalemleri bile devlet karşılıyordu. Bu sunulanların yüzde birine bile ulaşamayan, bu şansı yakalayamayan milyonlarca kişi bizim dışımızda idi.
O nedenle okulumuzun verdiği ile yetinmek zorunda idik. Ailemizin geçim zorluğu içinde bulunduğunu biliyorduk. Bizim elbiselerimiz, ayakkabılarımız varken kardeşlerimizin yoktu. Şu var ki, hepimiz aynı anda büyüyorduk. Evrimsel gelişme tek bir iki kişiye özel değil genel olduğu için herkes bunun içinde yerini alıyordu. Doğal olarak bizim aile ve bireyleri de her yönden değişime uğrayarak ve ona uyarak daha iyiye yaklaşıyordu. Aile içinde erkekler artık ufak tefek işler yapabiliyordu. Kız kardeşler halı dokuyor, emeklerini pazarlıyorlardı.
GÜVEN
*Bir ara sanırım İlkokul 5. Sınıfta idim.Okula bir traş makinası alınmıştı. Benim elime tutuşturdular. Birkaç defa da örnekleme yaparak saçları uzayan erkeklerin saçlarının kesilmesi işini bana yüklediler. Her traş olandan da 5 kuruş alınacağını, bunları bir deftere yazacağımı, paranın da bende saklı kalacağını söylediler. İyi. İşe başladık. Traşlar, kayıtlar, paralar. En zor şey de o 5 kuruş paraların saklanması olayı. Neyse sene sonunda alnımızın akıyla başka birine teslim ederek bu işten böyle kurtulduk.
Okulumuzun adının değişmesi kimimizi üzmüştü. Kimileri de sevinmişti. İsim değişikliği gerçekten de okulumuzu değiştirmişti. Bizden öncekiler bize bir miras bırakmışlardı. Üretken bir miras. Ama sonuç ne oldu? Onun yerini ezberci, uygulamasız bir yığın kuru bilgi..Bu konuda öğretmenlerimizin çoğu korkak davrandılar. Hatta o 'malum' öcü üzerinde durdular, korku ve baskı uyguladılar. Birgün bütün öğretmenler sınıflara baskın düzenledi:
-Ellerinizde ne varsa masalarınızın üzerine bırakın.
Dediler…Ve masaları dolaşarak kitap, defter, ne varsa hepsini gözden geçirdiler. Defterlerinizi çıkarın, çıkardık. Defterlerimizdeki yazılara bakıp kontrol ettiler. Şimdi de boş birer sayfa koparın, söylediklerimizi yazın dediler. Söylenenleri yazdık. İsimlerimizi, numaralarımızı, sınıf ve şubelerimizi yazdırarak, kağıtları topladılar. Genel olarak ............................................ harflerini içeren sözcüklerdi. Mesele: tuvalet duvarlarına ve kapılara yazılan bir yazı imiş. ‘Yaşasın ..........izm ’ yazısı üzerine bütün okul öğrencileri böyle bir sınavdan geçirilmiş. Sözde suçlu bulunmuştu., soyadını anımsayamadığım Fethi adında bir çocuk.MC Carthizm’in kol gezdiği yıllardı.Herkes insan avina çıkmıştı. 1950 yılının iktidarı bu kötü ve baskıcı , herkesi susturma, hürriyeti kısıtlayıcı politikasının faturasını çok acı ödedi. 1960 27 Mayıs’ında ordu iktidara el koydu. Yeni bir anayasa yapıldı. Çok özgürlükçü, o günün koşullarında ve siyasi partiler yasasındaki yeniliklerle hiçbir oy boşa gitmemiş oluyordu. Meclise her partinin temsilcisi girebilmişti. Ne var ki 1950-1960 dönemi siyasetçileri ve anlayışı hala meydanlarda idi. 1968 yılında dünya Konjöktüründe her yere sıçrayan olaylar, gençleri harekete geçiren yürüyüşler, gösteriler yapılmaya başladı. Aynı görüş bizde de yoğunlaştı. Daha çok özgürlük, toplu sözleşme, grev, sendika hakkı gibi kavramlar gündeme geldi. Bu hareketi yapan gençler güçlerini Anayasa’dan alıyorlardı. Nihayet 1971 yılında ‘bu Anayasa bu ülkeye bol gelmiştir’ gibi bir sloganla, sağcı bir darbe ile Meclis yeniden dağıtıldı. 1980 12 Eylül’üne kadar sürdü. Arkasından yeni bir DARBE. Her on yılda bir gelen bu darbeler, hep gerici darbeler oldu. Amacım; tarihi yeniden yazmak değil. Yeri geldiği için yaşadığımız tarih olduğu için yazdım.
6 Mayıs 2011 Cuma
PAZARÖREN KÖY ENSTİTÜSÜ ÖĞRETMEN OKULU OLUYOR
Okulun adı hem de işlevi değişti. Üreten, kazanan, kazandıran, öğrenen, öğreten, uygulayan...
GEDİK AHMET
Gelelim Gedik Ahmet'e..Söylentiye göre eşkiya olan babasının yanına o da 12 yaşında katılmış...
MAVİ GÖZLÜ KIZ
Yazacağım bu olay da yine hemen Cumhuriyet öncesine ya da Cumhuriyet ilanından sonra yaşanmış gerçek bir olaydır.
Yine eşkiyaların kol gezdiği, vurup kırıp döktüğü, astığı astık...
kestiği kestik dönemlerdir. Anlatılana göre babamın amcasının bir kızı vardır. Güzel mi güzel, sarı saçlı, mavi gözlü,beyaz tenlidir. Dillere destan bir güzelliği vardır. Bir gece köye baskın düzenleyen eşkiyalar, köyün evlerini tek tek dolaşarak kapıları çeşitli biçimlerde bağlarlar, kilitlerler. Yani köy halkını bir nevi hapsederler. Sonra Ağa’nın evine gelerek kapıyı kırıp içeri girerler. Annesinin elini ayaklarını, ağzını bağlarlar. Kızı sürükleyerek kaçırırlar. Zamantı ırmağına doğru giderler. Büğlek denilen bir kaynak su vardır. Yakınında kavak ağaçları..Bir ara nasıl olursa eşkiyaların elinden kurtulan kız, kavak ağaçlarından birine sarılır, ellerini kelepçe gibi birbirine geçirir. Kızı oradan bir türlü sökemezler. Ellerine tüfeklerinin dipçikleri ile vururlar, parmaklarını kırarlar, ayırmak mümkün değil! Bu ara köy halkı uyanır. Kapılarına saldırırlar ki, dışarıdan bağlanmış, üstlerine kilitlenmiş! Kırarak açarlar kapılarını. Olayın gelişmesini öğrenirler. Zamantıya doğru yollanırlar. Sonuçta eşkiyalar kızı vurmuşlardır. Kavak ağacının altında bırakarak kaçmışlar.Yine eşkiyaların kol gezdiği, vurup kırıp döktüğü, astığı astık...
İlk bulan dayısı onun hala sağ olduğunu ama çok kan kaybetmiş, birçok yerinde bıçak ve kurşun yarası olduğunu anlatır. Son sözleri ‘Yanıyorum dayı, çok susadım…’ der. O da şapkası ile hemen yanıbaşındaki Büğlek kaynağından su getiriverir. Suyu içer ve oracıkta ölür.
Baba Ağa maalesef köyde değildir. Eğer köyde olsa idi, böyle bir olaya zaten kalkışamazlardı. O ağa ki, sonra Cumhuriyet döneminde 32 yıl muhtarlık yapmış, değil köyünün Bucak olan köye bağlı 36 köyün de babası, muhtarı ve her şeyiydi. Onun döneminde karakolda hiçbir kimse haksızlığa, sopaya, falakaya yatırılmamıştır.
Ağa öldükten sonra karakola getirilen kimi suçlular, zanlılar sopadan geçirilirken, karakolun penceresinden mezarlığa doğru (Karakolun penceresinden mezarlık görülür)
-Ağa, kalk da gel kurtar beni..diye bağırdığı olmuştur.
Okulumuzda müzik derslerinde bas ses olarak Ağa’nın sesi örnek gösterilirdi. Köy Enstitüsü’nün açıldığında, at üstünde dolaşarak çevre köylerden ilkokulu bitirmiş olan çocukları toplamış, okula kaydettirmiştir. Bu konuları gündeme getirse kitap yazan okul mezunları O’na şükranlarını ifade etmek nezaketini göstermişlerdir. Ayrıca burada şunu da ifade etmekte yarar var: O günki Köy Enstitülerinin bütün arazisi ve arsası bizim aileye aitti. Hiç karşılıksız olarak verilmiştir. Bu konu övünme vesilesi yapılmamıştır. (Ama bilenler bilirler)
AVIN KANLI OLSUN
İLKOKUL
İlkokula başladım. 1. Sınıftaki öğretmenim Zekiye Coşkuner idi. Yıl 1947-48.(15 Mayıs 2000’de gazeteden üzüntüyle öğrendim.) Her taraf bembeyaz, mevsim kış. Sanırım kızamık çıkarıyordum. Ateşler içinde yanıyor ve yanıyordum. Bizim kuşağın okuduğu ALFABE kitabının son sayılarında BAYRAK, AYDEDE gibi şiirler vardı.
Hasta yatağımda bu şiirleri ezbere okuyuverdim. Okuduğuma kendim bile şaşmıştım.
Nasıl okudum diye hayret etmiştim.
Dedem beni öperek ve ‘Aferin’ diyerek kutlamıştı.Pazarören’de okurken babam da Sıradan köyünde eğitmenlik yapıyor, orada oturuyorlardı. Köyün uzaklığı 3 km. idi. Bu nedenle zaman zaman Sıradan’a gider, misafir öğrenci olarak da okula devam ederdim. Tabii babamın sınıfına. Babam beni sınıfta diğer öğrencilerle yarıştırır , (okuma, problem çözme gibi) onlardan iyi olduğumu gördükçe herhalde gururlanır, gözleri dolar ağlardı. Zaten çok gözü sulu, duygusal bir insandı.
Kasabalılar ufak çapta çiftçilikle geçinirler. Köy Enstitüsü ise kasabaya ayrı bir hava verir. Öğretmen, öğrenci, memur ve diğer çalışanlarıyla 800-900 kişilik bir eylem kitlesi…Kızlı erkekli öğrenciler hepsi aynı kıyafette. Çevre köy, kasaba ve çevre illerden gelmişler. Her sabah erkenden sahada toplanırlar. Mandolin, keman, akerdeonla milli oyun havaları çalınır. İç içe daire şeklinde dizilen bütün öğrenciler hep beraber oynamaya başlarlar, öğretmenleri de katılır. Harmandalı, Tavas Zeybeği, Sis dağı…oynarlar.Biz çocuklar çevreden onları ilgiyle izlerdik. Sonra ben de onlardan biri oldum. Ancak bir farkla: Köy Enstitüsü olan okulumuzun adı; Öğretmen okulu olarak değiştirildi. Yalnız bizimki mi? Hayır. Ülkemizdeki diğer 20( Yirmi Köy Enstitüsü’nün de adı Öğretmen Okulu oldu. Kasaba o dönemde bu öğrencilerin kimi ihtiyaçlarını giderici esnaflarla dolu idi. Üç dört tane terzi dükkanı, 4-5 tane bakkal, 3 tane berber dükkanı, iki tane ayakkabı dükkanı , 1 fırın. Zaman zaman açılıp kapanan bir lokanta..gibi. Bunlar kasabanın güzellikleri ve zenginlikleriydi.
DÖVEN NÖBETİM
Yukarda çiftçilik demiştim.
Dedemler de kendilerine yetecek kadar eker biçerlerdi. Benim ilkokul çağındaki dönemlerimde Mustafa amcamla birlikte bu işi yürüttük. Hep onun yanında olurdum. Niyeti beni işe yola alıştırmakmış. Nitekim bu çiftçilik olayının, öğretmen okulunu bitirinceye kadar ben yürüttüm. Her şeyi ama her şeyi ben yaptım. Tarlayı herk etmek, tohum saçmak, biçmek, harmana getirmek, döğende ezip sapları saman haline getirmek, yığmak, savurmak (bugdayı samandan ayırmak) çuvallara koyup eve taşımak. Samanları samanlığa doldurmak gibi. Dövene sabah biner, akşam inerdim. Kimse nöbetimi almazdı. Nöbet deyince aklıma gelen bir olayı anlatmadan gçcemeyeceğim:
Bir gün babam geldi, bana para verdi. ‘Haydi git bir şeyler al’ dedi. Çarşıya gittim. Şeker, bisküvi gibi şeyler aldım, yiyerek harman yerine doğru geliyorum. Baktım ki, benim yaşımdaki çocuklar, arkadaşlarım oyun oynuyorlar. Ben de katıldım onlara. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, çocukta zaman kavramı olur mu? Bir de baktım ki; babam elinde bir sopayla geliyor. Sokakta öyle kaçıp kurtulacak yer yok. Geldi, sopayı popoma bir patlattı, ben koştum ama yetmemiş olmalı ki arkadan sopayı tekrar fırlattı. Kafamla karışık sırtıma çarpan sopa bir kenara fırladı gitti. Döven nöbetim de böylece bitti.
Bir yaz günü. Akşam olmak üzere. Güneş battı batacak. Atları harman yerinden eve getirmiştik. Dedem; Ahmet amcama seslendi:
-Hacı Ahmet, Hatun Bibi hastaymış. Git onu bir yokla da gel. Nesi varmış öğren.
Dedi.
Amcam da doru ata bindi, gitti. 3-5 dakika sonra at çıktı geldi. Bu kere dedem Mustafa Amcamı ata bindirdi. “Mustafa git bak bakalım, ne olmuş? Bu at niye böyle boş geldi?’ dedi ve gönderdi. 3-4 dakika sonra at yine boş döndü. Bu kere evdeki herkes telaşlandı. Güneş artık batmış, ay ışığı da olmadığından karanlık iyice çökmüştü. Halamız (Büyük büyük bibimiz) Gülabi köyünde evli, orada yaşardı. Pazarören’in bir mahallesi gibi yakın . Aralarında bir dere vardır. Yürüyerek 15-20 dakikada ulaşılır. Telgraf telefon direkleri iki köy yolunun üzerinden aşmaktadır. Tesadüf bu ya, tam yolun üst tarafındaki direklerden biri devrilmiş. Diğer direk durduğu için tel öyle bir hal almış ki; (gece karanlığında hatta gündüz bile görülmeyebilir ) tam atın kulak hizasında kalıyor. At yürüyüp geçiyor, fakat üstündeki insan tele takılıp düşüyor. Atın bir suçu yok. Ahmet amcam düşünce yürüyüp bibilere varıyor. Mustafa amcamızı ise attan düştüğü yerde buluyoruz. Attan kötü düşmüş, bir yerlerini incitmiş olmalı ki ‘Oy oy oy of of’ diye ağlarken bulduk. Gülabi’ye kadar gittik. Ahmet amcam ise orada oturuyordu.
İlkokul 5. Sınıftayım. Öğretmenimiz Rumiye Yılmaz. Eşi de Köy Enstitüsü’nde coğrafya öğretmenim. Kısa boylu, tombalak, şişmanca bir öğretmen. İki oğlu bir kızı vardı. Aşkın, Coşkun, Süheyla…Güya öğretmenimiz eşiyle kavga etmiş. Eşi Şükrü Bey, “ Aşkın benim , Coşkun senin, Süheyla’ya da kura çekelim” demiş diye anlatırlardı.Tip bir adamdı gerçekten. Çok geniş ve büyük cepleri olan bir palto giyer, acaip biçimle, cebinde daktilo taşırdı. Hafif şaşı, ama konusunu bilen birisiydi. Tahtaya ezbere dünya haritasını çiziverir, coğrafya dersini öyle anlatırdı.
Bir avantajımız ise Enstitü’deki çok güzel resim yapan öğrencilerin bulunmasıydı. O dönemde öğretmenimiz okulumuzu Tarihi Türk büyüklerinin resimleri ve çeşitli haritalarla donatmıştı.
Bir ilkbahar günü. Köy ve kasabalarda çift sürme, ekin ekme (Son baharda da ekilir ama ilkbaharda ekilene yazlık ekin denir.) işleri başlamıştı. Daha İlk ders saatiydi. Dersimiz Fen-Tabiat idi. Kitaplarımızı, defter kalemlerimizi çıkarmış, derse başlamak üzereydik ki ; sınıfımızın kapısı taaak diye açıldı. Baktım, dedem gelmişti.
-Hocahanım, kusura bakma, çifte göndermek için adam aradım ama bulamadım. İzin verirseniz Seyhan’ı göndereceğim
Dedi ve öğretmenim bana bakarak işaret etti. Ben de ağlaya ağlaya defter ve kitabımı toplayıp çantama koyarak dedemle eve doğru geldim. Atlar arabaya koşuldu, pulluk konuldu. Gideceğim tarla tarif edildi. Haydi..Düştüm yola. Tarlaya vardım. Pulluğu indirdim. Kolayca; atları koştum. Akşama kadar tarlayı sürdüm. Ancak asıl zorluk dönme zamanı idi. Çünki pulluğu kaldırıp arabaya koyacak gücüm yoktu. O saatlerde birileri geçse de bana yardım etse diye ağlar, birilerini beklerdim. Olmadı. Didine didine kaldırıp arabaya koymaya çalışırdım.
Sınıfımızda 11 öğrenci vardı. İkisi kız idi. Köy Enstitüsü sınavlarını da 5 kişi kazandık. Üçümüz bitirip öğretmen olduk. Ben , Halamın oğlu Fevzi ALtuner, Yavuz Alcı (?), Bekir ile Arif kovulmuşlardı.
*İlkokul dönemim devam ediyor. O günlerimde duyduğum, gördüğüm olaylara tekrar dönüyorum.
Radyo yok, televizyon yok, elektrik yoktu. İnsanların tek eğlencesi masal dinlemekti. Bu işi çok iyi bilen ve anlatan kişiler vardı. Söğütlü köyünden bir Hacı Amca vardı ki; öyle güzel destanlar, masallar anlatırdı ki; koca koca yaşlı insanlar, kadınlar, çoluk çocuk odalarda toplanır, dikkatle dinlerdik.
Hacı amca sanki olayı yaşar, dinleyenlere de yaşatırdı. Yeri gelir şiir okur, yeri gelir, türkü söyler susar, efendime söyleyim…diye söze yeniden başlardı. Türküleri yanık güzel söylerdi. Ne yazık ki sadece bu görüntüler kalmış aklımda. Destanları, masalları anımsamıyorum.
*
Kaydol:
Yorumlar (Atom)









