6 Mayıs 2011 Cuma

İLKOKUL

İLKOKUL
İlkokula başladım. 1. Sınıftaki öğretmenim Zekiye Coşkuner idi. Yıl 1947-48.(15 Mayıs 2000’de gazeteden üzüntüyle öğrendim.) Her taraf bembeyaz, mevsim kış.  Sanırım kızamık çıkarıyordum. Ateşler içinde yanıyor ve yanıyordum. Bizim kuşağın okuduğu ALFABE kitabının son sayılarında BAYRAK, AYDEDE gibi şiirler vardı.
 
Hasta yatağımda bu şiirleri ezbere okuyuverdim. Okuduğuma kendim bile şaşmıştım.
 Nasıl okudum diye hayret etmiştim.
Dedem beni öperek ve ‘Aferin’ diyerek kutlamıştı.Pazarören’de okurken babam da Sıradan köyünde eğitmenlik yapıyor, orada oturuyorlardı. Köyün uzaklığı 3 km. idi. Bu nedenle zaman zaman Sıradan’a gider, misafir öğrenci olarak da okula devam ederdim. Tabii babamın sınıfına. Babam beni sınıfta diğer öğrencilerle yarıştırır , (okuma, problem çözme gibi) onlardan iyi olduğumu gördükçe herhalde gururlanır, gözleri dolar ağlardı. Zaten çok gözü sulu, duygusal bir insandı. 

Kasabalılar ufak çapta çiftçilikle geçinirler. Köy Enstitüsü ise kasabaya ayrı bir hava verir. Öğretmen, öğrenci, memur ve diğer çalışanlarıyla 800-900 kişilik bir eylem kitlesi…Kızlı erkekli öğrenciler hepsi aynı kıyafette. Çevre köy, kasaba ve çevre illerden gelmişler. Her sabah erkenden sahada toplanırlar. Mandolin, keman, akerdeonla milli oyun havaları çalınır. İç içe daire şeklinde dizilen bütün öğrenciler hep  beraber oynamaya başlarlar, öğretmenleri de katılır. Harmandalı, Tavas Zeybeği, Sis dağı…oynarlar.Biz çocuklar çevreden onları ilgiyle izlerdik. Sonra ben de onlardan biri oldum. Ancak bir farkla: Köy Enstitüsü olan okulumuzun adı; Öğretmen okulu olarak değiştirildi. Yalnız bizimki mi? Hayır. Ülkemizdeki diğer 20( Yirmi Köy Enstitüsü’nün de adı Öğretmen Okulu oldu.  Kasaba o dönemde bu öğrencilerin kimi ihtiyaçlarını giderici esnaflarla dolu idi. Üç dört tane terzi dükkanı, 4-5 tane bakkal, 3 tane berber dükkanı, iki tane ayakkabı dükkanı , 1 fırın. Zaman zaman açılıp kapanan bir lokanta..gibi. Bunlar kasabanın güzellikleri ve zenginlikleriydi.

DÖVEN NÖBETİM
Yukarda çiftçilik demiştim.
Dedemler de kendilerine yetecek kadar eker biçerlerdi. Benim ilkokul çağındaki dönemlerimde Mustafa amcamla birlikte bu işi yürüttük. Hep onun yanında olurdum. Niyeti beni işe  yola alıştırmakmış. Nitekim bu çiftçilik olayının, öğretmen okulunu bitirinceye kadar ben yürüttüm. Her şeyi ama her şeyi ben yaptım. Tarlayı herk etmek, tohum saçmak, biçmek, harmana getirmek, döğende ezip sapları saman haline getirmek, yığmak, savurmak (bugdayı samandan ayırmak) çuvallara koyup eve taşımak. Samanları samanlığa doldurmak gibi. Dövene sabah biner, akşam inerdim. Kimse nöbetimi almazdı. Nöbet deyince aklıma gelen bir olayı anlatmadan gçcemeyeceğim:

Bir gün babam geldi, bana para verdi. ‘Haydi git bir şeyler al’ dedi. Çarşıya gittim. Şeker, bisküvi gibi şeyler aldım, yiyerek  harman yerine doğru geliyorum. Baktım ki, benim yaşımdaki çocuklar, arkadaşlarım oyun oynuyorlar. Ben de katıldım onlara. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, çocukta zaman kavramı olur mu? Bir de baktım ki; babam elinde bir sopayla geliyor. Sokakta  öyle kaçıp kurtulacak yer yok. Geldi, sopayı popoma bir patlattı, ben koştum ama yetmemiş olmalı ki arkadan sopayı tekrar fırlattı. Kafamla karışık sırtıma çarpan sopa bir kenara fırladı gitti. Döven nöbetim de böylece bitti.

Bir yaz günü. Akşam  olmak üzere. Güneş battı batacak. Atları harman yerinden eve getirmiştik. Dedem; Ahmet amcama seslendi:
-Hacı Ahmet, Hatun Bibi hastaymış. Git onu bir yokla da gel. Nesi varmış öğren. 
Dedi.
Amcam da doru ata bindi, gitti. 3-5 dakika sonra at çıktı geldi. Bu kere dedem Mustafa Amcamı ata bindirdi.  “Mustafa git bak bakalım, ne olmuş? Bu at niye böyle boş geldi?’ dedi ve gönderdi. 3-4 dakika sonra at yine boş döndü.  Bu kere evdeki herkes telaşlandı. Güneş artık batmış, ay ışığı da olmadığından karanlık iyice çökmüştü. Halamız (Büyük büyük bibimiz) Gülabi köyünde evli, orada yaşardı. Pazarören’in bir mahallesi gibi yakın . Aralarında bir dere vardır. Yürüyerek 15-20 dakikada ulaşılır.  Telgraf telefon direkleri iki köy yolunun üzerinden aşmaktadır. Tesadüf bu ya, tam yolun üst tarafındaki direklerden biri devrilmiş. Diğer direk durduğu için tel öyle bir hal almış ki; (gece karanlığında hatta gündüz bile görülmeyebilir ) tam atın kulak hizasında kalıyor. At yürüyüp geçiyor, fakat üstündeki insan tele takılıp düşüyor. Atın bir suçu yok. Ahmet amcam düşünce yürüyüp bibilere varıyor. Mustafa amcamızı ise  attan düştüğü yerde buluyoruz. Attan kötü düşmüş, bir yerlerini incitmiş olmalı ki ‘Oy oy oy of of’ diye ağlarken bulduk. Gülabi’ye kadar gittik. Ahmet amcam ise orada oturuyordu.

İlkokul 5. Sınıftayım. Öğretmenimiz Rumiye Yılmaz. Eşi de Köy Enstitüsü’nde coğrafya öğretmenim. Kısa boylu, tombalak, şişmanca bir öğretmen. İki oğlu bir kızı vardı. Aşkın, Coşkun, Süheyla…Güya öğretmenimiz eşiyle kavga etmiş. Eşi Şükrü Bey, “ Aşkın benim , Coşkun senin, Süheyla’ya da kura çekelim”  demiş diye anlatırlardı.Tip bir adamdı gerçekten. Çok geniş ve büyük cepleri olan bir palto giyer, acaip biçimle, cebinde daktilo taşırdı. Hafif şaşı, ama konusunu bilen birisiydi. Tahtaya ezbere dünya haritasını çiziverir, coğrafya dersini öyle anlatırdı.

 Bir avantajımız ise Enstitü’deki çok güzel resim yapan öğrencilerin bulunmasıydı. O dönemde öğretmenimiz okulumuzu Tarihi Türk büyüklerinin resimleri ve çeşitli haritalarla donatmıştı.

Bir ilkbahar günü. Köy ve kasabalarda çift sürme, ekin ekme (Son baharda da ekilir  ama ilkbaharda ekilene yazlık ekin denir.) işleri başlamıştı. Daha İlk ders saatiydi. Dersimiz Fen-Tabiat idi. Kitaplarımızı, defter kalemlerimizi çıkarmış, derse başlamak üzereydik ki ; sınıfımızın kapısı taaak diye açıldı. Baktım, dedem gelmişti.
-Hocahanım, kusura bakma, çifte göndermek için adam aradım ama bulamadım. İzin verirseniz Seyhan’ı göndereceğim
Dedi ve öğretmenim bana bakarak işaret etti. Ben de ağlaya ağlaya defter ve kitabımı toplayıp çantama koyarak dedemle eve doğru geldim. Atlar arabaya koşuldu, pulluk konuldu. Gideceğim tarla tarif edildi. Haydi..Düştüm yola. Tarlaya vardım. Pulluğu indirdim. Kolayca; atları koştum. Akşama kadar tarlayı sürdüm. Ancak asıl zorluk dönme zamanı idi. Çünki pulluğu kaldırıp arabaya koyacak gücüm yoktu. O saatlerde birileri geçse de bana yardım etse diye ağlar, birilerini beklerdim. Olmadı. Didine didine  kaldırıp arabaya koymaya çalışırdım.

Sınıfımızda 11 öğrenci vardı. İkisi kız idi. Köy Enstitüsü sınavlarını da 5 kişi kazandık. Üçümüz bitirip öğretmen olduk. Ben , Halamın oğlu Fevzi ALtuner,  Yavuz Alcı (?), Bekir ile Arif kovulmuşlardı.

*İlkokul dönemim devam ediyor. O günlerimde duyduğum, gördüğüm olaylara tekrar dönüyorum.

Radyo yok, televizyon yok, elektrik yoktu. İnsanların tek eğlencesi masal dinlemekti. Bu işi çok iyi bilen ve anlatan kişiler vardı. Söğütlü köyünden bir Hacı Amca vardı ki; öyle güzel destanlar, masallar anlatırdı ki; koca koca yaşlı insanlar, kadınlar, çoluk çocuk odalarda toplanır, dikkatle dinlerdik.

Hacı amca sanki olayı yaşar, dinleyenlere de yaşatırdı. Yeri gelir şiir okur, yeri gelir, türkü söyler susar, efendime söyleyim…diye söze yeniden başlardı. Türküleri yanık güzel söylerdi. Ne yazık ki sadece bu görüntüler kalmış aklımda. Destanları, masalları anımsamıyorum.
*