2 Kasım 2011 Çarşamba

ERKİLET –BOYACI; HAYATIMIN EN SIKINTILI VE ZOR YILLARI ve ASKERLİK


Hayatımın en sıkıntılı ve zor yıllarını orada geçirdim. Kabus gibi. Hasta olduğum zaman kesin olarak Boyacı köyü ile ilgili rüyalar görürüm. Hasta değilsem, Boyacı köyü ile ilgili bir rüya görmüşsem yine hasta olurum. Orada üç yıl geçirdim. Birinci yıl,tek başıma idim. 


Yazın da Manisa ve Kırkağaç olmak üzere üç aylık bir dönemle askerlik görevimizi tamamladık.

Aynı Boyacı köyü gibi Kırkağaç da ikinci kabusum oldu. Kanlı Dizanteriye yakalandım, ölüyordum. Askerlik dönüşü 19 Eylül 1961 yılında evlendik.


 İkinci yılı da karımla  birlikte orada yaşadık. Zonguldak-Kilimli’den bir yedek subay öğretmen arkadaşımız da var. Bize göre yaşlı. Biz 21 yaşlarında o (Ömer Lütfü Yaralı??) 33 yaşında, güngörmüş, geçirmiş. Çevre de onun gibi Zonguldaklı olan diğerleri Ömer abi diye çevresinde dolaşıyorlar. Benim maaşım 410 lira iken onun da maaşı vardı, 350 lira alıyordu. Ayrıca 1000-2000 lira gelirdi. Tatilde ya da aybaşlarında Kayseri’ye indiğimizde en lüks otelde kalır, en iyi lokantalarda yer içerdik. Bana bir kuruş harcatmazdı. Diğer Zonguldaklılar da aynı bonkörlüğü yapardı. İlk sene aynı evde birlikte kaldık. Ben evlenince Ömer Lütfü Yaralı aynı evde kalmaya devam etti. Biz ayrı bir ev bulduk. Mehmet Demir’in tek gözlü evindeyiz. Girişinde 6-7 merdiven ve sahanlık, kapıdan içeri girince 4-5 metre hol, sonra her şeyimizin içinde bulunduğu odaya giriyoruz. .Üstü toprak dam. Kuzeye olan pencereyi halı ile duvarı boydan boya kapattık. Karyolamızı kurduk. Kuzeye bakan demirli iki pencere daha var. 10 lira kira veriyoruz.
Köy Erkilet kasabasına 10 km. uzaklıkta-kuzeyinden 4-5 km. uzaklıkta Kızılırmak nehri geçiyor. Çukurda  etrafında çalılık ve fundalıklı yüksek tepeler var. Evler üst üste. Kagir. Doğru dürüst yürünecek bir yolu da yok. Çamur deryası derler ya, öyle bir şey. Zaman zaman okula eşim de  gelirdi.Yetişkin insanların çoğu Kayseri Belediyesinde çöpçü olarak çalışıyor, Cumartesi günü bir kamyon kiralayıp arkasına, önüne dolup köye gelirler. Pazartesi gününde saat 3,5-4’te tekrar aynı kamyonla işlerine geri dönerler.Bunların içinde iki kişi var ki daha sosyal ve anlayışlı insanlar. Biri gardiyanlık yapan Mustafa Kocakaya, diğeri de Şehir klübünde çalışan Ahmet. Okula,  okumaya ilgil duyan insanlar. Diğerleri ise tutucu ve gösteriş meraklısı cahil insanlar. Damların üstüne çıkar, orada abdest alır sonra da orada  namaz kılmaya başlarlar. Elleri ayakları kirden çatlak çatlaktır. Erkeği, kadını, çocuğu hep aynı. Kadınları kışın bile takunya giyerler. Çorapsız kar kış hep aynı durumlarını korurlar. Okula gelen çocukların ellerini temizlemek, temizletmek bana düştü. Çeşme yakındı.” Bir koşu marş marş… eller yıkanacak” deyip onları mecbur ediyordum. Temizlik konusu beni çok uğraştırdı. Köyde kibritiniz bitse komşuya muhtaçsınız. Aktar, bakkal gibi pek bir şey yok. Ay başlarında maaş almaya indiğimizde daha önce tesbit ettiğimiz ihtiyaçlarımızı yetecek kadar alır gelirsek rahat ederdik. Yoksa yandığımızın resmi idi. Kayseri’ye inmek bir dert, dönmek ayrı bir dert idi. Yağmur-kar yağdıktan sonra geliş gidişler neredeyse imkansız gibi bir şeydi. Sigaramız biterdi, şehir klübünde çalışan Ahmet’in oğlu Ahmet’i hemen evlerine koşturur, sigaramızı oradan temin ederdik. Genellikle Yeniharman, Sipahi ve Yenice sigaraları olurdu. O dönemde filtreli sigara yoktu zaten. En çok içilen sigara Yenice idi.