Çocukluğumda hayal meyal hatırladığım üç llginç kişi daha var, Salih onbaşı, Cennet ve Bayraktar.Hatta Bayraktar öyle ilginçtir ki, latife Tekin’in kitabında bile adı geçer. ‘Sevgili Arsız Ölüm’ kitabında. Demek ki Bayraktar yalnız bizim köy çevresinde değil,Bünyan ve köylerinde de biliniyormuş. Şimdi ise Latife Tekin’in kitabı ile bütün Türkiye tanır oldu. Latife Tekin’in ailesi Bünyan’ın bir köyünden olurlar.
Bayraktar bizim köye gelince doğruca dedemlere gelir, onlarda kalırdı.Bayraktar’ın deyişi ile ‘Ben Karaağa’nın oğluyum’ derdi.
Tip bir adamdı. Kara , kuru, kalınca bir sesi, kimi zaman ata, kimi zaman da araba ile dolaşırdı. Elinde uzun ve kalın bir sopası olurdu. Bu sopaya bağladığı bohçalar, siperler asılı olarak öyle dolaşırdı. Eskiden köylerde dolaşan gezgin satıcılar olurdu. Çerçi denirdi. Sanki onlar gibi, çantasında ufak tefek şeyler bulunurdu. Ancak bunlardan daha önemlisi ise HAYALİ idi. Aldığı Milli Piyango biletinden para çıkacak, zengin olacak. Ondan sonra ise gel keyfim gel..cebinde , çantasında yüzlerce tombala kartına benzer kağıtlar. Her birinin üzerinde çok katlı apartman çizimleri, kimisinde evin iç bölümlerindeki her türlü ayrıntı gösterilmiş olurdu.Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milletvekili, Vali, Belediye Başkanı, Karakol Komutanı gibi aklına o anda ne esti ise o olur, ondan sonra da emirler yağdırmaya başlardı. Haydi Bayraktar, bir başbakan ol dedikleri zaman, sandalyenini üzerine çıkar, nutuk atmaya başlardı. Bu arada benim amcaları da unutmazdı. Her birini bir ba….lga, valiliğe, ordu komutanlığına atardı. Sonsuz bir cömertliği vardı o anda. Bilhassa kendisi ile alay etmeyen, dalga geçmeyen kimseleri o da sever sayardı. Alay edenlere çok sinirlenir, sopası ile veya yerden kaptığı taşla saldırırdı. Buna karşın, sakin sohbetlerde de bulunur, ağırbaşlı olur, anlatılanları dinler, kimi zaman konuşmalara kendisi de katılırdı. Bazen esprili konulara girince ilginç ve tatlı bir gülümsemesi ve hoş bir kahkahası olurdu. Kendisi bayağı zenciye yakın kara derili olduğu için gülümsediğinde dişleri bembeyaz görülürdü. Onu görenler ‘Karaağa’nın oğlu yine gelmiş’ derlerdi. Dedemin onu çok olgunca karşıladığını hatırlıyorum.
Salih onbaşı’nın ise İstiklal gazilerinden biri olduğunu söylemişlerdi. Başında kalpak, üzerinde asker elbisesi , ayaklarında pırıl pırıl çizmesi, göğsünde taşıdığı İstiklal madalyası ile tam bir Kuvai Milliyeci görünümünde, boyalı pala bıyıkları ile heybetli bir adamdı. Bir kalabalık görür görmez yüksek bir yere çıkıverir, onların dikkatini çekecek şekilde vatan, millet, Sakarya, Ankara diye nutuk atmaya başlardı. Madalyası ile öğünür, bu ülkenin sahipleri olun, ondan bir çakıl taşı dahi vermeyin. Yoksa yakanıza yapışırım’ gibi sözler söylerdi.
Cennet anaya gelince; tam bir ziyaret çalısı gibi. .......Üstündeki giyside neler yok ki..Aklınıza ne gelirse..Mecnun şeklinde gezer durur. Kimi zaman türkü, kimi zaman ağıt söylerdi. Başındaki yazması pullar, renk renk boncuklar, eski gümüş paralarla dolu idi. Uzun örme saçları da bir alemdi. Boydan boya boncuklarla, çeşitli tesbih taneleri ile kurdelalarla doluydu. Üst giysisi yelek gibi ceket gibi yeşil kadife, altında pembe gibi kırmızı gibi yine kadife etek vardı. Çatal iğnelerle ipliklerle neler neler vardı üzerinde. Aynı saçında ve başındaki gibi boncuklar, çeşit çeşit tesbihler, sarımsak, üzerlik, göz boncukları irili ufaklı. Elindeki ufak bir heybenin içinde türlü türlü giyecek ve yiyecekleri alırdı. Nedense herkes ona acırdı. Renkli bir kadındı.
Salih Çavuş ve Cennet ana anıları 8-10 yaşlarıyla ilgili. Bayraktar ise uzun yıllar yaşadı.
