31 Temmuz 2012 Salı

YILMAZ GÜNEY NARLI KÖYÜNDE


Tekrar 1970 bahar aylarına dönüyorum. Kızımla annesi Ankara'da, oğlum'la ben de Erdek'teyiz. Yılmaz Güney ve ekibi Narlı Köyü civarında bir film çekiyorlar. Her akşam üzeri iş dönüşü okulun önünden geçiyorlar. bir gün öğretmen arkadaşlarla sözleştik. Durduralım, beraber olmak istediğimizi söyleyelim dedik ve kararlaştırdığımız şekilde , Osman Mutlu, Fevzi Ahçı, Yüksel Uluçınar , Mahir Aksakal ile karşıladık, isteğimizi ilettik.  'Peki' dedi . Şöyle bir şart ileri sürdü:
-Öyle fazla yemek çeşidine falan gerek yok. Bir patates kızartması yeter. Çünkü Fatoş çok sever.' dedi.
Osman Mutlu'nun evinde toplanacağız.
Foto Nail'e haber verdik. O da geldi. 




Gecenin bir saatine kadar sohbet ettik. Tam bir halk çocuğu. Fatoş da öyle. Cahillik, geri kalmışlık, yoksulluk, soygun, hakça paylaşım ve düzenle savaş gibi konular, ülke konuları gündemimizdeydi. Fotoğraflar çekildi. Dağıldık. O günün anısı olarak fotoğrafımızı görenler ; - Ne güzel! Keşke biz de görebilseydik.." diyorlar. 

OĞLUMUN MERAKI; KÜÇÜK ELEKTRİK MOTORLARI

Oğlumun merakı küçük elektrik motoru alıp çeşitli düzeneklerle onu plastik bir arabaya bağlayıp yürütmekti. Ya makaraları birbirine bağlar hareket ettirir ya da deniz motoru yapardı. bu merakı yüzünden birçok pilli oyuncakları bozar, yapardı. Birkaç tane de küçük radyo denemelerinde bozuldu , yok oldu. Bandırma'dan aynı merakı taşıyan Semih isimli arkadaşı ile minik bir verici yapmış. Oturduğumuz evin balkonundan aşağı uzatıp yoldan geçenleri şaşkınlık içinde bırakırken, kendileri gülmekten yerlerde yuvarlanmak zevkini yaşamışlardı:


-'Hşşş, hişşşş mavi gömlekli..Sana sesleniyorum...'diyerek oradan geçenler sesin nerden geldiğini bilmeden  sağ, sol aval aval bakarak şaşırıyorlar. Bu merak onu elektronik bölümüne kadar götürdü.
*

İSTANBUL'DA SEMİNER

Eşim İstanbul Bakırköy Kız Enstitüsü'ndeki bir semire cağrıldı. Hep beraber gittik. Okulun bir odasında kalıyoruz. Hizmetlilerden biri bizim yemeğimizi yapıyor. Kahvaltımızı hazırlıyor. Çocuklar ve ben bahçede zaman geçiriyoruz. Sene 1967. bu arada seminerde görevli  iki kişi ile de tanışıyoruz. Fevzi Öz ve Mustafa Üstündağ. Çok muhterem insanlar. Fevzi Öz Eğitimci Dr ünvanını aldı. Mustafa Üstündağ ise CHP Milletvekili, CHP Genel Sekreteri, Milli Eğitim Bakanlığı gibi görevlerde bulundu. Ne yazık ki bir trafik kazasıyla hayata veda etti.
*Bahçıvan okul bahçesinin çimlerini, çiçeklerini suluyor. Oğlum da bahçıvandan hortumu alıp çimleri, çiçekleri sulamaya başlıyor. Su ile oynamayı çok severdi. Küçük bebekken bile banyodan zor çıkarırdık. Muzipliği tutuyor, kimi görse hortumu üstüne çevirip bir güzel ıslatıyor. Elinden hortumu bir türlü alamıyorlar. Bu arada Fevzi Bey'i de ıslatıyor. Islanma pahasına elinden hortumu ancak Fevzi Bey alabiliyor.


*
İstanbul'da seminer olayı devam ediyor.Her Cumartesi günü minibüsle  grup halinde İstanbul'un önemli yerlerine geziler düzenleniyor. Bu gezilerden biri de Dolmabahçe Sarayı idi. Baştan sona her yeri gezdik.Çocuklar da yanımızda. Atatürk'ün kaldığı , yattığı ve öldüğü odaya yatağını da olduğu gibi korumuşlar. Herşey yerinde yerinde duruyor. İstanbul-Pangaltı'da eşimin çok sevdiği bir yengesi var. Rodoslu Yenge. Annesinin dayısı ile evli. Dayısı eski Osmanlı subaylarından. Yemen'de savaşmış, bu savaşta başından yaralanmış. Kurşun beyin zarı üzerinden olduğu için sol ayağını sürükleyerek, sol arkada hafif bir çekme yaparak yürüyor. Yani Osmanlı Kültürü ile yoğrulmuş bir insan. Ziyarete gittik. Çocuklar da Dolmabahçe'de gördüklerini anlatmak istediler. 'Dayı, biz Atatürk'ün yatağını gördük' dediler. Dayımın cevabı ise 'Hah, hacı olmuşsunuz' oldu. (3 ve 6 yaşındaki çocuk  bu cevaptan ne anlarsa) Gizli Atatürk-Cumhuriyet düşnanlığı.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

KÖY ENSTİTÜLERİNE VE KURUCULARINA SELAM

KÖY ENSTİTÜLÜLER



*Onlar ülkemin her zor işine koşan eğitim imeceleriydi.
*Karşılaştıkları hiç bir zorluğu yüksünmediler.
*Yaşamlarının her evresinde ülkenin yücelmesine ve gelişmesine, büyümesine, üretimin artmasına çok büyük katkıları olmuştur.
*Köy Enstitüleri kuruldukları çevrelerin laboratuvarları, üniversiteleri olmuştur.
*Mezunlar köylerine gittiğinde çiftçi, bahçıvan,marangoz, demirci, duvarcı, sağlıkçısı ve her şeydi.
*Böylece büyük şehirlere gereksinimleri azalıyordu.
*Köylü kendi kendine yetmeye, birçok problemini kendi başına çözmeye başlamıştı.
*Ne yazık ki bu gelişmeleri ve yenilikleri köylüye, ülkeye çok görenlerimiz oldu.
*Bildiğiniz gibi dünyada hiç bir yeniliğin,hiç bir yere rahatça yerleştiği görülmemiştir.
Hatta onu kabul etmeyenlerin,red edenlerin , karşı koyanların yararına olsa bile...
*Tekrar ediyorum, KöY ENSTiTÜLERİ çalışanlarının öğrenci ve öğretmenlerinin ülkemizin kalkınması için , çağdaşlaşması için ortaya koydukları yürekleri bir kısım çevreleri rahatsız etmeye başlamış.
*Bu üretkenliği , çalışkanlığı , başarıları çekemeyen tembeller, yalancılar ve korkaklar, çirkin iftira ve karalama kampanyaları başlatmışlar; bu okulların kendi yararlarına olduklarını bilmeyenlerin de destekleri ile hem ülkenin geleceği, hem de ülke çocukları ve halkının geleceğini karartmışlardır.
Şimdi şöyle bir geriye dönüp baktığımızda  bu karalama ve iftira kampanyasını başlatanlar ve bu kampanyaya katılanların tarihin çöplüğünde kaybolup gittiklerini, iyi mi kötü mü olduklarını, anımsanmadıklarını biliyoruz.
* Köy enstitüleri ve 17 NİSAN her yıl bir bayram gibi kutlanıyor.
*Onun kurucuları Sayın HAsAN Alİ YÜCEL, Eğitimci İsmail Hakkı Tonguç (Baba Tonguç) ise dünyada iz bırakmış, tarihe mal olmuşlardır.
İşte belgesi:
Her yıl 17 Nisan'larda saygı ile yapılan anma törenleri.
*ŞÜKRAN BORCUMUZU İFADE ETMEK İÇİN BURDAYIZ.
NE MUTLU ONLARA...
BU GÜNÜ HAZIRLAYANLARA, KATILANLARA
SEVGİLER
SAYGILAR

25 Temmuz 2012 Çarşamba

ÖZGÜRSÜN

Sanki bir tünel..Bazen bir yarasa fırlıyor bir yerden...Ürküp geriye sıçrıyorsun..Bazen güneşin ışığı sızıyor bir dehlizden...Mutlu oluyorsun...Aslında ne tünel var ne ışık ne yarasa...Hepsi senin duygularında olup bitiyor...Kah mutlu, kah endişeli, kah üzgün...İstanbul burda, Ankara orda duruyor da hani , sen otobüsle/araçla gidip geliyorsun, hareket ediyorsun ya...Aynen öyle...
Senin dışında "herşey" uzayda duruyor; sen o duygunun bu duygunun arasında gidip geliyorsun:)

Hani o Tanrı ile Sohbet'te açıklıyor ya; bir bilgisayar oyunu gibi CD'de tüm olası hareketlerine karşılık olası sonuçlar kayıtlı,sen hangi hareketi yapmayı seçersen ona karşılık gelen sonuc oluyor oyunda  anlamında... öyle......Sen hangi duyguyu yaşamayı/hissetmeyi seçersen; ona göre düşünüp davranıyor ve onun sonucuna uygun olayları yaşıyor, kişilerle karşılaşıyorsun...
Yani aslında özgürsün..Kendini yaratıyorsun...Ne güzel değil mi?

Dışarda olup bitenin, denilenin yenilip içilenin, görünenin görünmeyenin hepsinin ötesinde ...Senin içindeki duygu ne?

Not: Kitaptan alıntı yapamıyorum; yayıncının yazılı  izni olmadan..Ancak önermemin bir sakıncaası yok sanırım; Ötesi Yayınları,Tanrı ile Sohbet (4 cilt, önce 1 ve 2 ile başlanırsa daha anlaşılır) Nil Gün hanımefendi mükemmel bir çeviri yapmış...

23 Temmuz 2012 Pazartesi

OKUL ANILARI

1 ve 2.sınıfları Jale Arslan'da , 3. sınıfı ise Ankara Yenimahalle Kızılay İlkokulu'nda, dönüşte ise Devrim İlkokulu'nda aynı sınıfa devam ederek bitirdi. Oğlum benimle kaldığı yıl, 1. sınıfı okutuyordum. Sınıfta yaptığım kum masası onun masası gibiydi. Kumları ıslatır, kendine göre oyunlar yaratırdı. En iyi arkadaşı Fevzi Ahçı'nın oğlu Özay'dı. İlk sınıfı Seniye Öğretmen'de, sonra İlknur Koruk'ta, son 4 ve 5.sınıfı da Gönül Aksoy'da tamamladı.
*
Oğlum Ankara'da olduğu sırada 4 yaşında idi. Bizlerde uzakta olmaktan sıkılmış ki annesine 'Anne babamı,ablamı özledim. Burda durmayalım, gidelim' diye tuttururmuş. Annesi de ona 'Oğlum öyle gidemeyiz,gidersek devlet baba bize para vermez sonra' dermiş. Oğlumun  burada  ilk başkaldırılarına, isyanına şahit oluyoruz:  - Bu nasıl devlet baba ki anneyi babayı ablayı birbirinden ayırıyor? demiştir.
*
Kızım 11 yaşında, Cumhuriyet 50 yaşında.İzmir Yeni Asır gazetesi 'Cumhuriyet iyibir yönetimdir ,niçin?'başlıklı bir kompozisyon yarışması düzenledi. Kendi kendine yazıp gazeteye göndermiş. Üçüncülük ödülü aldığını gazete muhabirlerinden öğrendik.İzmir'e çağrıldık. Gazete tesislerini gezdirildik. Ödül olarak verilen ansiklopedileri aldık,döndük.
*Güzel kızım bütün okul hayatı boyunca hep başarılı oldu,bizleri sürekli gururlandırdı. Ortaokulda her karne döneminde takdirname aldı. Okul bahçesinde yapılan törenlerde hep onu gördük. Sevgili Salim Tunç 'Ah be Seyhancım, ah be..Seni tebrik ederim,böyle bir evladınız olduğu için..Kızını da tebrik ederim.Benimkiler okuyamadılar.' diye üzülür ağlardı. Tek tesellim, öğretmen arkadaşlarımın çocuklarının okumaları oldu. Birçok öğrencimin okumalarının benim çocuklarım okumuşlar yerine koydum. Orta okuldan sonra liseye Bandırma'ya gitti. O lise başarılı bir liseydi. Her gün erkenden kalkar, minibüsle 22 km. gider akşam dönerdi. Başarılı dönemi burada da devam ettirdi. Bir gün veliler toplantısına gittik.Yağmurlu bir gündü,toplantı yapılan salona ulaştık. İngilizce öğretmenine kendimizi tanıttık. Öğretmen salonda bulunan velilerden izin alarak 'Bir dakikanızı rica ediyorum. Bu veliler Erdek'ten geliyorlar.Belki çarşıdan alışverişleri de olacak. Geri dönecekler. Onun için bir çift sözüm var.Çocuklarını kızım kadar seviyorum. Onunla hiç bir sorunum yok. Bu nedenle kendilerine böyle bir çocuk yetiştirdikleri için teşekkür ediyorum. Zahmet etmiş gelmişler. Güle güle,teşekkür ediyorum.' dedi. Salonda bulunan o kadar insan içinde en mutlu iki insan olarak oradan ayrıldık.

19 Temmuz 2012 Perşembe

17 TEMMUZ 2012, KARŞIYAKA, ANKARA, 43 DERECE

'Görünen görünmeyenden kaynaklanır' Tanrılar Okulu.

Kavramaya çalışıyorum; DÜŞ-ünce olmasa; DÜŞ olmasa hiç birşey olmayacaktı belki de...
Düsünce, duygu, sezgi, rüzgar, derin uykuda altbeynimizden yayılan delta frekansı, radyo dalgaları, tv dalgaları....


Tatlar, kokular, dokular, görüntüler...5 duyumuzla 'algıladığımız' şeyler....
Aynen Matrix'te söylediği gibi, beynimize bilgiyi taşıyan elektrik sinyalleri ile bize iletiliyor olmasın ? Yani 'load' ediliyor olmasın?

Eğer öyleyse, kendi seçtiklerimizi 'load' edemez miyiz?

12 Temmuz 2012 Perşembe

Öyle tuhaf ki...Hep varmışız , hep olacakmışız...Hiç olmamışız, hiç olmayacakmışız..Hem hep varmışız hem hiç yokmuşuz, hem hep olacakmışız, hem hiç olmayacakmışız...Ne varmışız ne yokmuşuz..Ne olacakmışız ne olmuşuz...

18 Mart 2012 Pazar

SANA KIZIYORUM ÖĞRETMENİM





Elimde değil
Kızıyorum işte
Bana dünyanın döndüğünü öğrettin
Teşekkür ediyorum.
İçinde dönen dolapları öğretmedin,
Sana kızıyorum öğretmenim.
Pamuğu öğrettin
Tohumu, toprağını ve de çiçeğini
Ve onu toplayan
Nasırlı ellerin yoksulluklarını
Ama sırt üstü yatıp
Hazır yiyenleri
NİÇİN ÖĞRETMEDİN ÖĞRETMENİM?
Madenleri öğrettin
Bizde ve tüm dünyadakilerini
Ne kadar çıkarıldığını öğerettin
Teşekkür ediyorum
Kimin çıkardığını
ONdan aslan payını alan
Elin gavurunu
Onun işbirlikçilerini
Ve de vatan hainlerini
Neden öğretmedin neden?
Hayvanları öğrettin
Sivrisineği, tahta kurusunu
Tüm kan emici hayvanları öğrettin
Kendimi korumayı öğreniyorum
Ve sana teşekkür ediyorum.
Bir de insanlar kan emermiş.
Vampir örneği, keneden beter
Evet öğretmenim
Bizi iliklerimize dek soyan
Vampir gibi üzerimize çullanan
Şu  gavuru diyorum.
Gözümle görüyorum öğretmenim.
Damarlarımıza girmişler
Soluk alışlarımızla duyuyorum
İşte bunları diyorum öğretmenim bunları
Neden öğretmedin, neden?

ÖĞÜT

Can ucuz,
Yaşam zor?
Oğlum Umur, sen de vur.
En çirkin söz: 
"Abalıya vur"
Vur.
Vur vur...


Yine vur.
Sunta vur.
Sunta vur,
Şişe vur, 
iğne vur.


Vur yine vur.
Muşta vur,
Tokat vur,
Yumruk vur,
Vur ulan vur.


Çimento vur,
Demirden vur,
Stoktan vur,
Kotadan vur,
Zamdan vur,
Vur ulan vur...


Gem vur
Semer vur.
Can ucuz, yaşam zor,
Namludan vur....


18.8.1997

27 Ocak 2012 Cuma

KARABAŞ

Bir de evin kendi kendine bekçisi olan , adına oğlumun Karabaş dediği köpeği vardı. Yemek zamanı pencerenini önünde bekler, yemek vermekte geç kahınırsa ön patilerini pencereye koyarak içeri bakar, 'Hani yiyecek vermiyor musunuz?" gibi bakardı. Bakar ki, biz oturuyoruz, vermemezi beklerdi. Oğluma zarar verecek herşeyden korurdu. Hatta üzerine bile binerdi. Çevredeki bir kuduz olayıyla ilgili olarak köyün muhtarı ilk onu zehirlemişti. Olaya oğlum çok üzülmüş, ağlamıştı. Bu zor günlere bir öğretim yılı daha katlanmak gerekiyor. Çünkü Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'na çalışan öğretmenlerden isteklileri çağırıyorlardı. Buna karar verdik, okuma istediğim belirten dilekçeyi yazıp gönderdik. Öğretim yılı başında eşim Ankara'ya okula çağrıldı. Kızımla ben Erdek'te , oğlumla annesi Ankara'ya gittiler. Birinci yıl çocukları böyle paylaştık. İkinci yıl ise çocukları değiştik.Birinci yıl oğlum Ankara'da anaokuluna devam etti. Kızımla ben de Erdek Devrim İlkokulu'na gidiyoruz. 




Birinci sınıfların bölüşümünde  kızım, Salim Tunç öğretmene düşmüştü. Çok muhterem, gün görmüş, babacan bir insan. Oldukça boylu poslu ve şişmandı. Sanırım kızım Salim Beyin bu cüssesinden korkmuş olmalı ki, 'Ben o öğretmende okumak istemiyorum' dedi. Çok anlayışlı bir insandı. 'Hiç önemli değil Seyhancığım, Jale öğretmendeki bir diğer çocukla değişiriz.' dedi işi tatlıya bağladı. 
*
Kızım daha ilkokula başlamadı. Sokaktaki çarşıya gider, ekmek ve gazete alır gelirdi. Birgün gazete ve ekmeği alıp eve dönerken, sinema afişlerinin asılı olduğu panonun  yanında  durmuş, afişe bakıyor, ama filmin adını okuyamıyor. Oradan geçen birine soruyor, 'Amca, filmin adı ne?"  'Bir ataşım yanarım' diyor. Eve geldi, gülmekten katılıyor, olayı bize böyle aktardı. BİR ATAŞIM yanarım yanlışı,epey konu oldu:))

YUKARI YAPICININ SATRANÇSEVER KÖYLÜLERİ

Merkez okullarından birine gelmek için de sıraya girme dilekçesi verdim. Üçüncü öğretim yılı başında da  Devrim İlkokulu'na tayin edildim. Ayrı ayrı yerlerde çalışma çilesi burada da başladı. Ben Erdek'e geldim, eşim Yukarı yapıcı köyüne kurs öğretmeni olarak atandı. Kızımla ben ilçede, oğlumla eşim  köyde kalıyorlar. Köylüler Bulgaristan göçmeni. Evlerinin altkatı ahır, üst katında da kendileri oturuyor. Yer döşemeleri tahtadan olduğu için hayvanların ısısından yararlarmayı düşünmüşler. Kendi dokudukları kalın oba türü kumaşlardan yaptıkları elbiseleri giyiyorlar. Bu elbiselere sinmiş olan ahır ve hhayvan kokuları ağır ve pis bir koku olduğu için yanlarında durmak burun deliklerinizi kapatmanıza, nefes almamamak gibi, nefessiz kalmak tehlikesi yaşıyorsunuz. Ülkeye ilk geldiklerinde de sahilde düz araziler göstermişler, beğenmemişler. Dağa çıkıp orayı beğenmişler. 'Keçilerimizi ormana bırakınca evimizin ppenceresinden görürüz ' demişler ve orman içine evlerini yapmışlar. Gelin görün ki bugün orman köyden iki-üüç saat uzakta kalmış. Kese kese tüketmişler. Tarlalar açmışlar. İlk geldiklerinde zeytin ağacı nedir, zeytin nedir, bunları da bilmiyorlar. Ne yapacağız bu acı meyveyi? diye sorarlar. O gün sahili beğenmeyenler, şimdi yavaş yavaş sahile inerek köyü boşaltmış durumdalar.






Bu olumsuzluklarını, uyumsuzluklarını anlatırken şunu da hemen yazmak durumundayım; Köyde 7"den 77"ye herkes  satranç bilir ve oynar. Başkaca bir oyun oynanmaz köy kahvelerinde. Gazete okunur, satranç oynanır. Ça, ıhlamur, adaçayı gibi içecekler içilir. Köyle (kaza) ilçe arasındaki ulaşımı kamyonla sağlarlar. Biz de zaman zaman Ziraat Teknisyenliğinin jeep ile gidip geliyoruz. Köyde süt bol. Hergün kızlar bir kova süt getiriyorlar. Eşim sütü kaynatıp bırakıyor, oğlum susadıkça gelip su yerine süt içiyor. Günde birkaç kilo sütü içip tüketiyor. Köyde tavukçuluk da yapılıyor. Yumurta, et süt bol. 

23 Ocak 2012 Pazartesi

OĞLUMUN DÜNYAYA GELİŞİ

1965 tatilinde Kıranardı'nda bir ev kiraladık.Orada oturuyoruz. Kızım üç yaşında. 27 Haziran 1965 Pazar günü  oğlum dünyaya geldi. Güzel kızım huzursuz.Oğlum gece gündüz zamanlı zamansız ağlayıp duruyor. Yine böyle ağladığı gece kızım kalktı, yatağına oturdu. ANnesine 'Meme mi vereeceksin,ne yapacaksan yap, kes şunun sesini..' deyiverdi. Kardeşini kabullenmeye başladı. Okullar açılınca ben Tuzhisar'a, eşim ve çocuklar Sarıoğlan'a..Yine gidip gelmeler başladı. 




Şunu hatırladım. Evimiz Tuzhisarda'yken yanımızda kız kardeşim Necmiye vardı . Biz onunla gidince evde kızımla beraber kalıyordu. 1963-1964 yılı böyle geçti. 1965'te öğlum doğunca Sarıoğlan'a çocukların yanında kalmak üzere teyzesinin torunu Yaşar'I getirdik. Bu arada 'Tebdil-i mekanda ferahlık vardır' diyerek Balıker'i tayinimizi istedik. Yazın Özkonak'tayız. Ben hastalandım. Tifo teşhisi konuldu. İlaçlar kar etmeyince Kayseri Devlet Hastanesi İntaniye bölümüne yatırıldım. 105 kg ağırlığında idim. Çocukardan tecrit edilmem gerekiyordu. Daha doğrusu herkesten tecrit edilmem. Bir aya yakın hastanede yattım. 73 kiloya kadar düştüm. Eşim yanımda kalıyordu. 






Çocuklar Özkonak'ta. Kızım anneannesinie, dedenise 'Babam nerde?' Ne zaman gelecek diye sorar, onlar da "Otobüsle gelecek " derlermiş. Otobüs gelip de beni göremeyince 'Oy babaaammm ooooooooooyyyyyyy' diye bir ağıt ağlama tuttururmuş ki, Kayaharman'da kim görse onlar da ağlamaya başlarmış. Bir gün annesi ile beni ziyarete geldiler. Hastane bahçesinde görüştük. Dönüşte nasıl zor ayrıldı yavrum. Bu arada benim tayinim Balıkesir'e çıktı. Kayseri'den ilişiğimi kesip Balıkesir'e gittim. Tayinim Sındırgı'nın bir dağ köyüne yapılmıştı. Milli Eğitim Müür Yardımcısı eşimin halasının oğlu idi. Doğrudan onun yanına gittim.Kendimi tanıttım. İlk defa tanışıyorduk.Bu arada Ankara'ya uğramış, eşimin tayininin de 57 numaralı kursa olduğunu öğrenmiştik. Kuzenine bunu da iletince 'Dur bir dakika' dedi. Sİcil bürosuna girerek 57numaralı kursunuz nerede diye sordu. Erdek'te imiş. Hemen benim eilmdeki evrakları aldı. Diğer Müdür yardımcısını aradı. Bandırma'Ya gittiğmi, akşam olmadan döneceğini öğrendi. Gerçekten de saat 16.00 sularında döndü. Burhan (Abi diyoruz artık) olayı Ziya Bey'e anlattı. "Benim kuzenimin eşi olur. Eşi 57numaralı kursa tayin olmuş. 57numaralı kurs da Erdek'te. SEyhan'I da yakın bir yere verelim dedi. Tam merkeze olmaz ama oraya sıraya girer, yakınındaki Ocaklar köyüne verelim dedi. Bir saat içinde yeni bir kararname yazılarak benim tayinim Erdek Ocaklar köyüne yapıldı. Köye yeni bir kadro daha açmış oldular. Ben 5. öğretmen olarak geldim göreve başlama yazısını aldım. İlköğretim müdürüne götürdüm.Burhan abinin yakını olduğumu, bir hafta izinli sayılmamı söyledim. Bütün formaliteleri tamamlayarak Kayseri'ye döndüm. Ev eşlarımı Sarıoğlan'dan Bandırma'ya kadar gitmek üzere Trene yükledik. Biz de itmek üzere hazırlanmak için Genezin'e geldik. Oradan Ankara'Ya, Ankara'dan da Balikesir Erdek ilçesine hareket ettik. 1968 yılının Ekim ayı ev tuttuk ama eşyalarımız gelmediği için otelde kalıyoruz.Havalar da çok sıcak. Çevreyi tanımaya çalışıyoruz. Eşyaların geldiğini öğrendik. Bandırma'dan bir kamyonla taşıdık. İlk evimizde ancak bir ay kaldık. Daha sonra on yıl kalacağmız deniz kenarında güzel bir ev bulduk. Çocuklar ükçük. Kızım 4, oğlum 1.5 yaşında. 14 yıl kaldığımız Erdek 'te son üç dört yılı da oturduğumuz eve bitişik , Abdullah lokantasının üstünde ücüncü kat. Burası da çok güzel manzaralı. Güvenen APt. Ocaklar köyüne her gün saat 8'de gidip 15.30-16.00 arası geri dönüyoruz. Köyde Demirci Ahmet, bir jeepi var. SAbah gidip evden dönüşte de yine okuldan alıp götürüp getiriyor. Ocaklar'da görevli, Erdek'te ouran üç  arkadaş daha var. Onlarla beraber gidip geliyoruz.

MARŞANDİZ YOLCULUKLARI

Tuzhisar'da üç öğretim yılını tamamladım. Eşim de Sarıoğlan'da iki yılı tamamladı. Ben hergün Sarıoğlan'dan Tuzhisar'a gidip geldim. Evi Sarıoğlan'a kurduk. Sabah erkenden kalkar, ya Sarıoğlan Belediye otobüsü ile ya da çevre köylerden gelen otobüsle Tuzhisar köyüne gidip gelirdim. Kimi zaman otobüsler benim dersten çıkmamdan önce geçerler, zorunlu olarak istasyona koşardım. Ekspres saat 18.00'de tehirli ise 23.00'de gelirdi. Ekspresler, üstelik Sarıoğlan'da durmazdı. Makas başlarında yavaşladığı zaman atlardım,istasyon şefleriyle dostluğumuzun çok yararı oldu. Birçok kere de marşandizlerin furgonunda ya da arka vagonlarda bulunan bekçi klübelerinde gidip geldim. Bu tür gidiş gelişlerde simsiyah kömür isine bulaşırdım.


 Sarıoğlan da da çok iyi evsahiplerimiz vardı. Kızım burada da herkesin sevgilisiydi. Kimi zaman annesiyle okula gider, kimi zaman da ev sahiplerine uykudan kalkınca kendi kendine iner, annesini beklerdi. Bizim için çok zor günlerdi. 

ÇİRKİN KARALAMALARA HEDEF OLAN 'CAN' DOSTLARIM

Tuzhisar'da çalışan arkadaşlarımdan biri olan Ali Parlak, bizim okuldan mezun ve köyümüze yakın Hassa köyünden olur. Eşi de Bünyanlı. Köyümüzdeki Efe'lerden Kılıç Efe ile evli idi. Kılıç Efe çok hareketli, afacan, biraz da köy ve çevre geleneklerine ters olan bir yapısı vardı. Sanırım ailenin tek erkek evladı olması, bunda etkili olmuş olabilir. Bisiklete biner, üzerinde çeşitli numaralar yapardı. Ali Parlak'la bacanakmış. Bunu Tuzhisar'da öğrendim. Bir yaz günü, Kılıç ve kendi gibi kafadar ve yaştaşlarıyla Zamantı nehrine balık avlamaya giderler. Dev Kazanı denilen yere dinamit atarlar. Dinamitin etkisiyle balıklar su yüzüne ters dönmüş halde çıkarlar. Kılıç da elinde sepetle toplamak üzere suya girer. Bir iki batar, çıkar, son batışından sonra da bir daha su yüzüne çıkamaz. Daha 18-19 yaşlarında idi. Bir de kızı vardı. Sabiha. Cesedini bir hafta sonra 3-4 km. aşağılarda söğütlere takılmış olarak buldular. Bu SAbiha Tuzhisar'da eyzesinin yanında kalıyor. ZAten çocukları da almıyordu. Biz Tuzhisar'a gittiğimizde  Sabiha ilk okul üçüncü sınıfta idi. Benden sonra bir arkadaşın daha tayininin yapıldığı Sivaslı olduğu ve Sivaslı olur da ne olur? Kızılbaş. O dönemde Anadolu'da Alevi denmez, Kızılbaş denirdi.Ayrıca kızılbaşlılık çok çirkin karalamalarla , abartılı iftiralarla dolu bir şekilde tanıtılırdı. O dönemde kendi içinde kapalı bir toplum olarak yaşadıkları için bu tür iftira ve karalamalara cevap bile vermezlerdi. Oysa benim en sevdiğim can insanlar ve arkadaşlarım hep bunlardan olmuştur. 




Gelelim kızılbaş hikayemize:
Kadir Ceylan Sivas'ın Karaözü (Yeni adı Maarif özü) köyünden, evli, iki çocuklu bir öğretmen). Evlerinde nasıl bir konuşma olmuşsa, bilemiyorum. Bizim Sabiha Efe bu konuşmalardan etkilenmiş olmalı.Kızılbaş nasıl olur?diye merak etmiş. Arkadaş, evini Tuzhisar'a taşıdığı gün ev eşyaları arabadan indirilirken SAbila Kadir Öğretmenin çocuklarını yanına almış, evlerinin arkasına götürmüş. Hemen çocukların başlarına , saçlarının arasına bakmış. KIzıl birşey görememiş. Teyzesi ile eniştesine akşam evde olayı anlatmış. 
-Kızılbaş kızılbaş diyordunuz. Ben çocukların başlarına baktım, hiç de öyle birşey göremedim..Demiş. 
İşin ilginç yanı bu olayı arkadaşın dışındaki herkese anlatıyorlar. Tutucu insanlar da emekli olmuş. Karı Koca Ali Parklaklar'a hac ziyaretine gitmişler. Tuzhisar da çalışırken kızım da hep Gül Amca dedi altın dişlerinden dolayı...

AYAK İZİME BASARAK BENİ İZLEYEN ÖĞRENCİM

1963 öğretim yılını da Boyacı'da tamamladım. Eşim ve kızım Yeşilyurt köyündeler. Tatillerde, ay başlarında maaş almaya Kayseri'ye indiğimde yanlarına gidiyorum. Güzel kızım beni görünce annesinin boynuna sarılıyor, göğsüne yaslanarak ağlamaya başlıyor. Biraz sonra bana sarılıyor ve rahatlayıncaya kadar ağlıyor. Sonra normal halimize dönüyoruz. Her sefeinde aynı senaryo tekrar ediyor.  1963 öğretim yılının sonunda Boyacı köyünden Bünyan Tuzhisar kasabasına cezalı olarak gönderildim. Suçum, köyü terketmek, okulu kapalı tutmak vs. 1963-1964 öğretim yılı için eşim de Tuzhisar köyüne kurs öğretmeni olarak atandı. Kayseri'de ilk ve son olarak birlikte aynı yerde çalıştığımız yer oldu. Çünkü ertesi yıl eşim Sarıoğlan kazasına atandı, ben Tuzhisar'da kaldım.




*Okuldan saat 15.10'da çıkarım, hızlı adımlarla yola otobüsü yakalamak için yürürüm. Bu hergün böyle devam eder. İbiş Karagöl adında da bir öğrencim var. Evleri benim youlma yakın yerde . İbiş Karagöl hergün benim peşimde. Arkamdan atlaya atlaya yürümekte. 
-Ne o İbiş? Ne yapıyorsun? dedim. 'Hİç öğretmenim, sizin izinize basıyorum'
-Niye basıyorsun ki? dediğimde İbiş 'Öğretmenim, ben de sizin gibi öğretmen olmak istiyorum. Onun için izinize basıyorum' dedi. 

BOYACI'DAN ÇEVRİL'E KAR KIŞ KIYAMET

Şimdi aklıma geldikçe hayıflandığım; yapılmaması gerekeni nasıl yaptığımıza hayret ediyorum. Kar-kış her taraf bembeyaz. 1962 yılbaşına birkaç gün var. Boyacı köyüne 3-5 km. uzakta bir köy var; ÇEVRİL köyü. Sahibi Talaslı bir kamyon Kayseri'den Çevril'e her gün gelir ve ertesi günü sabah erkenden tekrar Kayseri'ye döner. Sahibini tanıyoruz. Sabit aga, Zabit aga gibi de söylenen bir adı var. Birgün önce muhtarlıktan, Çevril muhtarlığına (manyoteli telefonlar vardı)  telefon ederek Sabit Ağa ile konuştuk. Yarın Kayseri'ye ineceğiz. Bize yer ayırdı. Kaçta gidiyorsunuz ona göre orada olalım dedik. Sahurdan sonra gideceğini söyledi. Bizi bekleyin, almadan da gitmeyin dedik. Ertesi günü sahurda kalktık. Her taraf bembeyaz kar. Vadiden Çevril köyüne doğru yola çıktık. Elimizde sadece kendimizi aydınlatan elektrik fenerimiz var. 









Başkaca hiç bir korunma aracı yok. Sopamız bile yok. Derede su da var. Kimi zaman suya dalarak çıkarak Çevril köyüne vardık. Sabit ağanın kaldığı evi bulup kapısını çaldık. Adamcağız uyuyormuş. Uyandırdık. Halimizi görünce bize acı, soba yakıldı. Çay içtik. Sabahleyin de Kayseri'ye oradan da Genezin'e geçtik. Hem tatil hem de Yeşer'in yaklaşan doğumu nedeniyle köye gelmiştik. Boyacı -Çevril arası bir yolculuğumuz bir hata idi, hem de çok büyük hata.....

9 Ocak 2012 Pazartesi

KÖYÜN ÜNLÜ AVCISI

Köyün ünlü avcısı: Kara Şaban. 


Köyün sosyal insanlarından biri. İsmi gibi kara,kuru, avcı hikayeleriyle dolu , bir çok sık ziyarete gelen, sıkıcı olmayan biri.Kendi hayatı ile ilgili olarak 5-10 sene çocukları olmamış. Eşinin de iznini alarak eve ikinci bir eş getirmek istemiş. Her türlü hazırlıklar yapılmış, bu arada eski eşi hamile kalmış. Hamile olduğunu da bir türlü söyleyemiyor. Bir yakınına söyleyerek , ikinci evliliği biraz geciktirmek istiyor ve üç dört ay geçince hamilelik de iyice belli oluyor.Eşi Kara Şaban'a  olayı anlatıyor. Kara Şaban da ikinci evlilikten vazgeçiyor. O yıllarda peş peşe birer yaş aralıklarla 3 çocuğu oluyor. Olayı pek keyifle ve güzel anlatırdı. Bir akşam sütle, bir akşam yoğurtla , yumurta ile çıkagelirdi. Hayvanlarını ahırda, tavuk ve hindilerini kümeste beslerdi. Tek katlı köy evlerinde , yere yakın pencereleri olan toprak damlı, yığma taş duvarlı konutlarda yaşarlardı. Kümes oda duvarına bitişik, kapısı da yol kenarında. Bir gece bir ses duydum.'Eyvah bizim al tavuk gitti' dedim. Koştum kümese, ama nafile. Tilki gerçekten de çil tavuğu götürmüş. Kümesin kapağını kapattım. Bir taraftan düşünüyorum. Bu alıştı, yine gelecek. Ben de ona bir tuzak hazırlıyayım, diri diri yakalayayım da görsün dedim. Odadan bir delik açtım. Uzunca bir halat, ordadan kümesin içinden kapağına kadar uzatıp kapağı iyice bağladım. İçerden deneme yaptım. İpi çekince kapak kümesin kapısını iyice kapatıyor. Birkaç denedim, oluyor. Tamam dedim. Tilki gelip tavukları tedirgin ettiğinde ses çıkaracaklar, Kara Şaban da ipi çekince tilkiyi kümese hapsedecek. Hesap  bu. 






Gece oluyor. Kara Şaban yatıyor. Kulağı tetikte. Bir ara tavukların sesini duyuyor, ipi arıyor ama nafile. İp yok! Tilki yapacağını gene yapıyor. Bu kere de Kara Tavuğu alıp gidiyor...Kara Şaban sabah inceleme yapıyor, bakıyor, gözlerine inanamıyor. Tilki kümes içinden gelen ipi çekiyor. Yolun öbür ucuna kadar, kümesten çıkana kadar çekiyor. Ondan sonra kümese girip avını alıyor......


Bu olay Kara Şaban'a çok dokunuyor. Sabahtan iz sürmeye başlıyor. Çevril köyü ile Boyacı köyü arasındaki derin bir vadi ve çevresinde de kayalıklar vardır. Bakıyor ki, Kara tavuğunu yemiş, kayaların üzerinde yatmış uyuyor. "Kısa namlulu bir tüfeğim vardı. Onu doğrulttum, nişan alıp tetiği çektim. Tüfeğin patlama sesiyle birlikte havaya bir fırladı. Oracıkta kaldı. İntikamımı almıştım' diye avcılık hikayelerini dinlediğimiz Kara Şaban şimdi av bulabiliyor mu acaba?

3 Ocak 2012 Salı

1970'LER


HER AN KAPI ÇALIP GELECEKMİŞ GİBİ...HER AN EVDEYMİŞ, HER ZAMANKİ GİBİ KOLTUKTA, ELİNDE KUMANDA OTURUYORMUŞ YA DA BİLGİSAYARININ KARŞISINDA OTURUYOR GİBİ...HEP BİZİMLEYMİŞ GİBİ...