17 Ocak 2017 Salı

ÇOCUKTA AYRILIK KAYGISI


ÇOCUKTA AYRILIK KAYGISI , Cumhuriyet Bilim Teknik, Sayı 732 31.Mart.2001
Çocuklarımızı okula ya da yuvaya bıraktığımızda  arkamızdan ağlamaları her zaman gördüğümüz olaylardandır.
            Küçük bir çocuğu anne veya babadan başka, büyükanne, büyükbaba, bir akraba, çocuk bakıcısı, dadı ya da yuvaya, güvenilir birine ya da bir yere düzenli olarak bırakmak küçük çocuk için iyi bir deneyim olur. Yeni ilişkiler kurmayı, toplumsal yeteneklerini geliştirmeyi ve yeni bilgiler edinmeyi geliştirir. Çocuğumuza bakan kişiye ne kadar güvenirseniz güvenin anneler için özellikle ilk kez ise, çok zor gelebilir. Çocuklar annelerini babalarını giderken gördüklerinde teselli bulamayacaklarmış gibi ağlarlar. Bu da onlardan ayrılmalı daha fazla zorlaştırır.
            Sevgili anneler, babalar, çocuklarımızın gözyaşları tamamen normaldir. Bu gözyaşları sizi yanıltmasın. Yuvada bir sorunu mu var? Yoksa orada mutsuz mu? gibi düşüncelere kendinizi sakın kaptırmayınız.Çocuklarınızın gözyaşları sadece sizin içindir. Çocuğunuzun  size karşı çıkması ve  "beni nasıl bırakabiliyorsun?" demesi, sonradan  da teselli olup bütün gün hoş vakit geçirmesi son derece doğaldır.
            AYRILIK KAYGISI;  çocuğunuz  yabancıların farkına varmaya ilk başladığı altı ya da dokuz ay gibi çok kısa ve erken dönemde başlayabilir. Bu yaştan  itibaren onu bir bakıcıya ilk defa bıraktığınızda ya da yuvaya veya okula başladığında yine gözyaşlarını bekleyebilirsiniz. Ya  da ilk haftayı çok iyi geçirdiğini fakat daha sonra bunun uzun süreli bir düzen olduğunun farkına vardığında yine ağladığını görebilirsiniz.  Hatta aylarca  yuvada mutlu olan bir çocukta yeni bir kardeşin doğumu ayrılık kaygısını başlatabilir.  Çocuğun  dil yeteneği geliştikçe, bu ayrılık kaygısı daha da kötüye gider. Çocuğunuzun  kendi hislerini ifade etme yeteneği gelişir ve siz onu daha önce mutlu ve huzurluğu olduğu bu yerde "Lütfen beni bırakma" diye yalvarırken bulursunuz. Ayrılık  kaygısı hiç beklemediğiniz bir anda da ortaya çıkabilir.  Aylarca  siz onu bıraktığınızda hiç bir endişe belirtisi göstermediği halde, aniden ağlamaya başlayabilir. Eğer böyle birşey olursa, o zaman yuva ya da evde yeni bir bakıcı gibi her günkü yaşamda değişikliğe neden olan, onu rahatsız  eden birşeyin olup olmadığını düşünmek yerinde olur. Belki  sağlığında bir sorun vardır. Ya da  sadece geri geleceğiniz konusunda fazladan güven tazelemek istiyordur.
            Beş altı yaşlarındaki okul çocuklarında en zor olan evde dinlenip eğlendikleri bir hafta sonundan sonra Pazartesi sabahları okula ya da yuvaya gitmek için evden çıkmaktır. Hastaymış  gibi yapabilir ya da sizi her zaman yaptığınız bir şeyde oyalar durur. Örneğin ona camdan el sallamak zorunda kalırsınız ya da okul zili çalıp o içeri girinceye kadar okul kapısında beklemek zorunda kalabilirsiniz. Bu yaştan sonra ayrılık kaygısı çok daha az görülür. Eğer çocuğunuz yedi yaşına kadar okula gitmekte hala isteksiz görünüyorsa bu bir sorunu işaret edebilir. Öğretmeni ile görüşmek bu durumda iyi olur.


            Erkek çocuklar kız çocuklarına göre ayrılık kaygısına  daha  eğilimlidirler. Kesin değil ama aynı yaştaki kızlara göre erkek çocuklar daha az bağımsız olurlar.  Aslında bu daha çok çocukların mizacına  bağlıdır. Alışması ve güven duyması zaman alan çocukların hemen içeri dalan çocuklara göre daha endişeli olmaları olasılığı daha fazladır. Aynı zamanda dil yeteneğinin gelişmesi etrafındaki çocuklardan daha yavaş olan bir çocuk, insanları onu anlamayacağı konusunda kaygı duyabilir ve bu da onu tedirgin edebilir.
            Çocuğunuzu yuvaya ya da bir bakıcıya bırakma sürecini ele almamızın yolu da önemlidir ve onun daha çabuk alışmasına yardım edebilecek şeyler bulunabilir.

HER ÇOCUK KENDİ BAŞINA BİR DEĞERDİR


Burada yeniden sınıf geçme-kalma değerlendirmesine dönmek istiyorum. Dünyamızda, evrende durağan ne kaldı? 
Hiç birşey. Herşey her an değişebiliyor. 
Bunu kabullenmek gerek. 
Daha önce öğretmene tanınan değerlendirme (sınav-soru-cevap-not, iyi, pekiyi, orta, geçti, kaldı) gibi takdir hakkı konusunda çok çok iyi düşünmesi her şeyi öğrencinin lehine olacak şekilde değerlendirmesi gerekiyor. 
Çağdaşlık bunu gerektiriyor. Sınıfta bulunan bütün öğrencileri aynı kefeye koymak, eğitimciye yakışmayan bir davranıştır. 
Onlar parmak izleri gibi, hiç biri hiç birine benzemez.
 Bu farklılıktan dolayı her çocuk, her kişi kendi başına bir değer ve kişiliktir. Bunu gözardı etmek,  kendini inkar etmek gibi birşeydir.

 http://gencdergisi.com/resimler/veriresimleri/112326082014.jpg


            Bazı insanlar bir tür istek tıkanıklığı yaşarlar. Ne istediklerini ve hissettiklerini bilmezler. Kendi fikirlerinin, eğilimlerinin, dürtülerinin farkında olmadıklarından başkalarına tutunan asalaklar olurlar.


CUMHURİYET GAZETESİ, 4. ŞUBAT.2001
Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz. Bir süre önce bir arkadaşım, 3 yaşındaki kızını bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti. Buna rağmen, küçük kız ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi:
"Bu senin için babacığım"
Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti ama kutunun boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı. Kızına bağırdı: "Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?"
Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı, "Ama babacığım,kutu boş değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım" dedi.
Babanın için paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve kendisini affetmesi için yalvardı.
Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının başucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini  hatırlıyordu.
Gerçek anlamda bakmak gerekirse, her birimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz. Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli birşey olamaz.
Haydi iyi bakın...

ÇOCUKLARI YARIŞTIRMAK, MUKAYESE ETMEK YERİNE DUYGU VE DÜŞÜNCELERİNİ DİNLEMEK


Ne yapmalıdır?

            Öncelikle bu yalanlardan kurtulmalıdır. 
Çocukların aklını yormayan, karıştırmayan, ürkütmeyen, korkutmadan öğrenmesini sağlayacak kitapların yeniden gözden geçirilmesi, çağa uygun hale getirilmesi (düşünülmeli demiyorum) gerekir.

            Çevresindeki diğer çocuklarla çeşitli sebepler , bahaneler yaratarak yarıştırmak yerine, 
arkadaşlardan oluşan bir topluluk duygusu yaratmak, 
duygu ve düşüncelerine ciddi olarak eğilmek, ilgilenmek 
çok daha iyi bir seçim olur. 


https://s.instela.com/m/kurt-cocuklari--i143693.jpg 
 
Hep öğüt, hep kendi bildiklerimizi öğretmeye zorlamak 
karşı tepki yaratacağı için; onu sürekli başarısız görmemize neden olur. 
Kendisine önem verilmediği, fikri sorulmadığı, değersiz biri olduğu sanısına kapılır, içine kapanır. 
Bildiği varsa bile söylemez. Böyle böyle ileride kendisini savunmaktan da aciz kalabilir. 
Çaresiz kalabilir.

Çocukları okul dışında gelişen olayların dışında tutamayız. Programlarımızda yok diye bahane yaratamayız. 
Bu, sorumluluktan kaçmak olur. 
Buna hakkımız yok. 
Nice öğrettiklerimiz içinde gereksizler o kadar çoktur ki, asıl öğretmediklerimiz daha gerekli şeylerdir.

O gerekli olanları çocuklar sorularıyla her fırsatta istiyorlar. 
Yeter ki gerekli ilgiyi gösterin; sorularını içtenlikle ve  doğru olarak yanıtlayın. 


https://s-media-cache-ak0.pinimg.com/originals/3c/f1/25/3cf125f4772f430482e609bdab97e477.jpg 

 
Olmadı,  sorunun yanıtını bilmiyorsanız, burada yalana, yanlışa, eksik bilgi yerine, 
hemen gerekli yere başvurmak en doğru yol olacaktır. 
Gerekli yer; yetkili kişi, bilen kişi, öğretmen gibi canlı kaynaklar olabileceği gibi, yazılı kaynaklara yönelmek ayrı bir seçenek olabilir.




Ansiklopediler en doğru ve de çok bilgi içeren bir yazılı kaynaktır. Bizde yoksa, olan birinde veya kütüphanelerin verdiği bu hizmetten yararlanmak, bunu öğrenmek, hatta alışkanlık haline getirmek, çocuklarımızla paylaşmak  çok önemli ve yararlı olacaktır. 
Bu konudaki duyarsızlığımız o kadar açık ki, "Kütüphaneye başvurup yararlanıyor musunuz?" diye bir anket yapılsa alınacak "Evet" cevabı %5'i geçmez.

YARATICI OLMAK


Öğrencilerimizin (ÖĞRETMENLERİMİZİN?) durumu büyük bir fabrika işçisinin durumuna benzer. Çalışmasına yaratıcı olarak birşey katmaz. O, yürüyen bant  başında edilgen bir alet gibidir. Sabahtan akşama kadar uğraştığı iş hakkında ne bir karar alabilir ne de kendisinden birşey katabilir. Aybaşı gelsin, maaşını alsın, borçlarını versin, kalanı da varsa gerekli yerlere harcasın. Rutin bir yaşama devam etsin.


            Okullarda eğitim NOT'lara, sınfta kalmalara dayandığı bir ortamda öğrencinin NOT'lardan ödü patladığı için çalışır. Öğretmenini elinden NOT silahını alırsanız, herşey bir anda çöker. Otoriter bir öğretmenin elinden not silahını almak, 
dikta rejimlerinden  silahını almaya benzer.


            Okulda değerlendirme, not verme düzeni son derece katı ve korkunç! 
Anlatma-müzakere-not, imla-kompozisyon-not, problem yazdırma-çözüm-düzeltme-not, ....
gibi klişeleşmiş ve bir işçi rutinliğinde sürer, devam eder gider.


            Zaman zaman toplanan eğitim şuraları da bir alemdir. Herkes herşeyi biliyor. Herkes kendi söylediğini doğru biliyor.
Benim dediğim gibi olsun, yazılsın, çizilsin, uygulansın isteniyor. Yazılıyor, çiziliyor, yazılıp çizildiğiyle kalıyor. 
Eski tas eski hamam...deyimi sanki bunun için söylenmiş gibi...

            Ya kitaplara ne demeli...

            Ya okulun inşaat planı...

            Ya sınıfların, kapı pencerelerin, masa sandalyelerin, dolapların konumu,

durumuna ne demeli!...

            Hepsi hepsi ayrı bir komedi!


            Şu anda yapılanlar da eskisi gibi . Yeni bir projelendirme, yapılanma, eski yapılardaki hataları görüp de düzeltme diye bir girişim ve yenilik yok. Bu aksaklıklar ne zaman çözülüp düzeltilecek acaba? Programlardaki güzel sözlerle, kitapların içerikleri birçok yerde çelişiyor. Kitaplar kalıplaşmış bilgileri içeriyor. Bölüm başlıklarıyla, konu başlıklarıyla birer draje gibi. Küçük dilimlere ve parçalara ayrılmış, adına da konu ve ünite denilmiş. Öğretmen de bunları dozu aşılmamak üzere öğrencilerine sunuyor. Bunları başardınız mı, herşey yolunda demektir. Eğitim çözüldü demektir.


            Okul kitaplarında anlatılan aile-köy yaşantıları öyle güzeldir ki... Her taraf cıvıl cıvıl, şen ve şakrak. Herkesin keyfi yerinde. Güllük gülistanlık. Dertsiz, kasavetsiz insanlar. Harika doğasıyla yaşanacak yerler...Hİç acı, keder bulamazsın.Gerçek yaşam nerde, yazılı yaşam nerde!...



            Tarih kitapları derseniz o da ayrı bir alem. Hep zaferlerden, kahramanlardan, kahramanlıklardan sözedilir. Güya, moral vermek için kimi zaman kimi yerlerde yalan ve yanlışlar da yazılırmışmış! Tükenmez bir "mış"larla dolu...Haydi kendi tarihimizden değil de dışarıdan bir örnek vereyim. Fransa ile İngiltere arasında Yüzyıl Savaşları vardır. Sonuçsuz kalan bu savaş Fransa'nın tarih kitaplarında  Fransızların , İngilizlerin tarih kitaplarında İngilizlerin kazandığı şeklinde anlatılır.



            Bu yalan niye? Bu savaşların açtığı yaralardan, ölen insan sayısından, eşkiyaya katılmış, perişan olmuş binlerce insandan hiç söz edilmez. Ne hikmetse, savaşlar her zaman için zaferle dolu muhteşem tarih sayfalarıdır.
TARİH: 2002 NİSAN

BİLGİ SAVAŞÇILARI ÖZGÜR İNSAN YETİŞTİRMEK İÇİN


      Hiç abartmıyorum. İnsana verilen değer konusunda eğitim programlarının içeriği ve yöntemleri durumunuz ve konumunuz el veriyorsa bir inceleyiniz...Ne göreceksiniz? 

Geleceğimize ışık tutan, yol gösteren, özgürlüğümüz konusunda fikir veren, aydınlanmanızı öğütleyen birşey bulamazsınız...


"Ezberleyin, kabul edin, sonra kullanmadan çöpe atın"


Bu program ve anlayış çok uzun zamandır var. Anneler-babalar  çocuklarını ellerinden tutup kapı eşiğinde öğretmene teslim ederler:

"Haytanın tekidir, eti senin kemiği benim hocam!"

"Tembel öğretmenim, tembel! Aklı fikri şeytanlıkta. Onu ancak siz hizaya getirebilirsiniz..."

"Ne benden ne babasından korkar! Eti senin kemiği benim, gerektiğinde dövün öğretmenim...."

BUYRUN!



             Ortaçağ yüzlerce yıl geride kaldı ama kimi Ortaçağ kavramları hala canlığını koruyor ve yaşıyor. 
Dövmek, küfretmek (aşağılamak), sert davranmak, korkutarak ve azarlayarak cezalandırmak gibi altbeyinde derin ve onulması çok zor  yaralar açan davranışları sürdürenlere "Yazıklar olsun" denebilir! 
Ama "hikmeti kendinden bilenler"i eğitmek, 
aydınlatmak yolunda bilgi savaşı ne zaman sonuçlanır!, Bilemiyorum.

           Anne  babaların dünyada çocuklarından daha değerli hiç bir varlık yoktur.
Altı başındaki bu değerli varlıklarını okula götürüp öğretmene teslim ederler. Hİç bir ön araştırma yapmadan, tanımadan, seçme hakkı zaten yoktur. Hele çoğu yoksul, horlanmış, herşeyi ile ezilmiş olan ana babaların hiç sesi çıkmaz.Kim ne derse 'evet'le cevaplar. Karşısındaki okumuş, diploma denen kağıt parçasını aldıktan sonra "Bütün dünyayı ben yarattım, ben bilirim, ben yönetirim" egosu ile doyum sağlamaya çalışıyorsa vay o öğrencinin, vay o velinin haline...



      Okul çocuklar üzerinde otorite kuran, hükmeden bir güç biri davranır. 
Kimi zaman işler , bazen beklendiği gibi olmaz. 
Problemler doğar, işler karışır. 
İşte o zaman çocuklardan şikayet etmek için ana-babalar çağrılır, şikayetler , yakınmalar başlar. 
Çok nadir olarak danışmak için anababayla konuşurlar. Anababaların büyük çoğunluğu ise ne yazik ki, şikayet ve yakınmalar karşısında boyun büker,sessiz kalır. 
Çünkü okul kendileri dışında çok yükseklerdedir. 
Hadlerine mi düşmüş konuşmak? 
Dededen kalma otorite sürüp gider.


            Okul, aile otoritesiden sonraki ikinici aşamadır.   
Çocuğa ne yapacağını, ne diyeceğini, itaat etmeyi, karşı gelmemeyi belleterek ve daha sonra onu üçüncü aşamada toplum otoritesine devrecektir. 
Okulun bu hali ÖZGÜR İNSAN yetiştirmekten uzaktır. 
Bu özgür birey, özgür yurttaş değli, evet efendimci, köle yetiştirmeye yaramaktadır. 
Sistemimiz kutsal mülkiyet ve kişisel girişim ilkeleri üzerine kurulmuştur. 
Tek gerekçesi kar, sonucu da rekabet ve sömürüye dayanan ilkeler.

            
Okullarımızda NOT VERME ilkesinin,  
 çocuğun ilgisini çekmek, yardım etmek, öğreten, kavratan, doğruyu bulma , iyi bulma, özgürlüğü ve demokrasiyi öğrenme, benimsene, herkesin kendimiz kadar önemli ve değerli olduğunu, eşit olduğu ilkesini kavratmakla ne ilgisi olabilir?
 NOT VERMEYİ RAFA KALDIRIN, KASAYA KİLİTLEYİN!
 İçinizde yer etmiş olan olumsuzlukları düzeltmek için zaman harcayın, beyin gücü ve enerjinizi bu yola koyun. 
Bir istendik kavramları daha ilkokulun birinci sınıfından itibaren geliştirilmesine çabalayın!



Ne yazık ki sistem bu söylediklerimizi aşmak yönünde değildir.




                  Ancak bu sistemi çözen ve aşan güzel insanlarımız da öyle sanıldığı kadar az değildir. Onlarla çok daha güzel yerlere ulaşacağımıza ,çocuklarımızın da onların yetiştiriği çocuklarımızın da ileriye dönük, aydınlık bir geleceğe yönelik savaşçılar olacaklarına yürekten inanıyorum. Bugünkü genç neslin  yarın yönetim kademelerine geldiklerinde  birçok sorunları çözeceğine inanıyor, onları gerçekten çok seviyorum.

ÇOCUKLARIMIZA ZATEN HER YERDEN EMİRLER YAĞIYOR!


Ailesel, psikolojik, sosyolojik, fizyolojik konulardan bahsederken, politik yönünü de gözardı edemeyiz. Politik yönünü irdelemek zorundayız. 
Bunu gündeme getirince birileri bizi hemen karalamaya başlayacaklardır. 
Oysa bilmezler ki, politik yönden irdelerden yine kendi ülkemizin yararına hareket ve eylem koyuyoruz. Her hareket ve eylemimiz onların yararına. 
Rahatımızı onların yararına bozuyoruz. 
Soruşturmalar, kovuşturmalar, sürgüler bunlar niye hep bize? 
Ayak ayak üstüne atıp kahvemi içmeyi, "gelen ağam giden paşam" demeyi içimize sindiremediğimiz için ne oldu? 
Onbiryıl. 
Evet yanlış okumadınız, "ON BİR YIL" (eşim de öğretmen) ayrı ayrı yerlerde, tek ev olmamız gerekirken İKİ EV şeklinde yaşamak zorunda kaldık, buna zorlandık, bu zülme katlandık. 
Zorumuz neydi? 
Bu ülke çocukları ve insanları daha iyi koşullarda  eğitim-öğretim görsünler, daha iyi bir yaşam, insanca yaşamları olsun  istedik. 
Ne oldu? Ne yazık ki o insanlar tarafından şikayet edildik, o insanların şahitlikleri ile sürgün, maaş kesmeler ile cezalandırıldık. 
Bunlar övünülecek şeyler mi? daha güzel, daha olumlu şeyler olamaz mıydı? 
Elbette olabilirdi.

          Sınıfta ağzından çıkan her lafı tekrarlatan, 
çoğu kez sadece kendi kafasındaki düşünceye saygı duyan, 
emreden, 
ezberlemeyi öğreten ve bu işi en iyi kıvıran papağalara ödüller veren bir öğretmen 
var olduğunu düşünün...

         Toplumumuzda çocuklarımıza zaten her yerden emirler yağıyor. 
 Ana babadan, evdeki, çevredeki diğer büyüklerden. 
Hatta yollardaki yabancılardan. Komşudan. Bekçiden.Zabıtadan.
Okuldaki büyük abilerden.
Daha da sayabiliriz. 
Öğretmen bu durumda neden rahatsız olsun ki...



Her büyük kendinden küçüklere emir veriyor. 
bu emir zinciri uzar, uzar da gider. 
Evde anabalar çocuklara, camide imam cemaate, 
okulda öğretmen çocuklara, 
doktor hemşireye, 
patron işçisine, 
subay astsubaya, 
astsubay çavuşa, 
çavuş erlere...
Bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı oluşu gibi birşey... 

        Bu  şartlar altında büyüyecek insanlar ister istemez hınçlı olacaklar, bu hınçlarını  kendilerinden  zayıf olandan çıkarmaya yöneleceklerdir.

15 Ocak 2017 Pazar

"HAYATTAKİ EN BÜYÜK MUCİZE KÜCÜKKEN İYİ BİR ÖĞRETMENE RASTLAMAKTIR."


Her bir konu ayrı ayrı incelenmeyi, irdelenmeyi , üzerinde uzun uzun düşünüp karar vermeyi, öncelikle de "ÖZELEŞTİRİYİ" gündeme getirmektedir. 
Ne var ki, öz eleştiri deyince, sonuçta yine hep kendimizi haklı görüp, kendimize pay çıkarırız. 
Burada şu sözü yazmaktan kendimi alıkoyamıyorum:
 "AKILLARI SATILIĞA ÇIKARMIŞLAR, HERKES KENDİ AKLINI SATIN ALMIŞ."


            Biraz değişim isteseniz ne olur? Niye tekrar kendi aklını beğenir ki  insan? 
Hani lafın gelişi, böyle bir olay olsa ben de mi aynı şeyi yaparım orda diye korkarım.
 Burada hemen şunu belirteyim, hemen bugünün değil, güncel değil, 
dünden günümüze ulaşan ve evrensel bir akıl olmasını isterdim. 

İz bırakan biri olmak isterdim. 




Bunları yazmakla eğer küçük bir iz bırakabiliyorsam ne güzel. 

*
 NASIL BİR İZ BIRAKTIĞINA DAİR BİR ÖĞRENCİNDEN:
Hayattaki en buyuk mucize kucükken iyi bir oğretmene rastlamaktır.
Ben size rastladım ....

 *

Harika derim sadece...

14 Ocak 2017 Cumartesi

ÇOCUK ÇİÇEKTİR, ONU DÖVMEYİN, SEVİN



 AİLE İÇİ ŞİDDET

Şimdi tekrar aile ile igili bir konuya dönmek istiyorum. AİLE İÇİ ŞİDDET. Çocuğa şiddet ailede başlıyor. İstatistiklere göre, dünyada dördüncü sırayı alıyoruz. Pakistan, İran, Hindistan'dan sonra Türkiye..
Ne hikmetse ....... 
Hindistan'ın bir bölümü ayrı tutulabilir. 
Ülkemizde 100 aileden 34ünde şiddete başvuruluyor. Her iki aileden birinde çocuklar dövülüyor. 
Kimi ailelerce şiddet, bir terbiye yöntemi olarak algılanıyor. 


Küçükken şiddete uğrayan, utanca boğulan, aşağılanan, horlanan ve dayak yiyen çocuk, 
çevresini sürekli denetim altında tutmaya çalışan,
 kimseye güvenmeyen, diğer insanlarla sürekli olumsuz ilişkiler içine giren biri haline gelir. 
Sürekli yalan söylemeye yönelir. 
Aile içi iletişim kaybolur. 
Bu durumda çocuk şiddete dayalı bir davranış modelini benimseyen ve onaylayan biri olur. 
Yetişkinlerden de korkarak büyür. 
Korku her türlü iyi ve istenen hareketlerin, beklentilerin sonu demektir. 
Çocuğa  şiddet ve dayak uygulamanın ortaya çıkartığı bir çok olumsuzluklar vardır. 
Bunları şöyle ana başlıklarda toplayabiliriz:


*Çocukta kişilik ve kimlik kaybının olması

*Şiddet ve dayak herkeste
 TEPKİSİZLİK, YALNIZLIK, ÇARESİZLİK, KARARSIZLIK, GÜÇSÜZLÜK, DEPRESYON gibi psikolojik ve fiziksel bozukluklara neden olur.


*Çocuk anne-babanın kötülüğüne inanır. 
Sevilmediği hissine kapılır, ruhsal bunalıma düşer.

BASKININ OLDUĞU YERDE ÇOCUK BİR DEĞİL BİRKAÇ DEFA EZİLENDİR


GİRİŞ

Baskının olduğu yerde , çocuk bir değil birkaç defa ezilendir. Baskı nedir? 
Çocuk için baskı: Ödevdir, ezberdir, anne-babanın yasaklarıdır, çevrenin yasaklarıdır. Okulun yasaklarıdır. Öğretmenini özel yasakları- sınav korkusu, not korkusu, cin korkusu, şeytan korkusu, cennet-Cehennem korkusu- büyük ağabeylerin, ablaların korkutmaları ve yasakları, horlanma vardır, aşağılanma vardır vb.

            Çocuğu birçok şeyden soyutlama varsa, onun içinde yaşamdan soyutlamak da vardır, bilgiden soyutlamak da vardır ki; işte o zaman şaşkınlık içine düşen çocuk ne yapacağını bilemez halde kalır. Bu kadar çok yasaklar karşısında boğulur gider.

            Oysa çocuk bu değildir. 
O , bu yasakları öyle güzel bir biçimde delmektedir ki hayretler içinde kalırsınız.

*           
 Sağlık ocağına gitmiştim. Hasta bekleme bölümü tıklım tıklım. Yaşlılar, gençler. Annelerinin kucağında cocuklar. Bir hafta önce iki yaşını bitirmiş, üç yaşına girmiş Selimcan, afacan, konuşkan, herkese laf atıyor. Bazen de gürültücü bir şekilde sesler çıkarıyor. Çok yaşlı hastalar da yüzlerini buruşturuyor. Sıkıldıklarını her hallerinden belli ediyorlardı. Hani her hastanede bulunur, kepli bir hemşire, elinin işaret parmağını ağzına götürerek "Sus" işareti yapan, çerçeveli bir resim. Yanında da yine çerçeveli bir Atatürk resmi asılı. Duvarda karşımızda duruyor. Hemşirenin resmini göstererek sordum:

-O ne diyor? dedim. Selimcan yanıt verdi:

-Sus diyor. dedi ve arkasından hemen ekledi:

--Ama Atatürk sus  demiyor ki!!!

Gözlerim doldu, onu sımsıkı kucaklayıp yanaklarından öptüm "Bravo, aferin sana" dedim. Muayene sırası bana geldiğinde biraz önce yaşadığım olayı doktora da anlattım. "Hangi çocuk? Nerde o?' diye o da ilgi ve duygularını belirtti, Selimcan'ı çağırıp "Aferin" diyerek öptü. 


*

         Bu nedenle çocukların önü her zaman herşeye açık olmalıdır. Onların da verebileceği ürünler vardır. Ders çıkarılacak sözleri, yön verecek fikirleri vardır.

Onlar çiçekler kadar güzel, kelebekler kadar narin, sevgiye, sevilmeye, okşanmaya gereksinimleri olan, dünya tatlısı yaratıklardır. "Çocuktur" deyip geçmeyin. Yapısal özellikleri nedeniyle küçük görmeyin. Yakınlaşın. her zaman her türlü temasla bulunun, elini tutun. O sizin, siz onun sıcaklığını duyun. Gözlerinizle bakarak sevin, yüzünüzdeki gülücüklerle sevin. Kundaktaki çocuğa bile asık suratla, sert bir sesle yaklaşınca korkar ve ağlar. Gülerek, yumuşak bir sesle yaklaşın, hemen o elektriklenmeyi sezecek, o da size gülerek cevap verecektir. Aranızda kuracağınız diyalog ne kadar sıcak olsun istiyorsanız, o kadar sıcak, yok soğuk olsun istiyorsanız o kadar soğuk gelişir. Kendinizi zorlamadan yapın yapacaklarınızı...Siz onlara ne verirseniz, biliniz ki verdikleriniz tekrar size fazlasıyla geri dönecektir. Kıskanç olmayın, cimri olmayın. Verebileceğiniz kadar SEVGİ verin, YAKINLIK, İLGİ gösterin. Korkmayın, herşey sizin istediğiniz gib geliyip olgunlaşacaktır. Hatta daha da iyi olacaktır. Sizi de aşacaktır. Aslında istediğimiz de bu değil mi?



*ÇOCUKLARINIZLA GEÇİRDİĞİNİZ ZAMANIN ASLA BOŞA HARCANMIŞ ZAMAN OLMADIĞINI UNUTMAYIN!...

*DOĞRU OLANIN HER ZAMAN POPÜLER OLMADIĞINI, POPÜLER OLANIN DA HER ZAMAN DOĞRU OLMADIĞINI UNUTMAYIN!...

*ZAMAN VE ENERJİNİZİ ELEŞTİRMEYE DEĞİL YARATMAYA SARFEDİN.

*GENÇLER DİNLEMESİNİ PEK SEVMEZLER...

              Bu sözle sadece gençleri bağlamayalım.Çocuklar sever mi? diye soralım. Onlar da sevmezler. Hele uzun uzun anlatırsanız, hiç dinlemezler. Çünkü onların dikkat ve ilgi süreleri çok kısadır. Dinlemesini istediğiniz şeyi bir şekilde kısa ve öz olarak anlatırsanız başarılı olursunuz. İçinizden geldiği gibi söyleyin. İçinizde kalmasın, sonra patlar. Kendinizi frenlemeyin.

            Bir iş yapmak için koşuyorsanız eğer, bastığınız yere iyi bakın. Ayağımızın altındaki ÇİÇEKLERİ ezmeyin. Bir anlık hiddetiniz, uzun zamandan beri özenle yaptığınız o sırça sarayı kırar, döker kül ediverirsiniz. Arkasından hemen "Ah ben ne yaptım, ne ettim!" diye pişmanlık duyarsınız fakat iş işten geçmiş olur Yani geriye dönülmez bir yol almışsınızdır artık...Nasil ki çocuğunuzu sürekli korumak, kollamak, izlemek içgüdüsü içindeyseniz, o kadar, hatta daha çok, kendinizi denetleyip kontrolde tutmalısınız.

          Yukarda yazdıklarımdan çok, çocuklarımızın verdikleri örneklerden dersimizi çok iyi bellemeliyiz. Her konuda onların özgüvenlerini kazanmalıyız. Daha doğrusu önce onların, yani çocukların ailelerinden alacakları özgüven çok önemlidir.

        Anne ve babaların çocuğun yetişmesindeki rolleri çok farklıdır. Anne karşılıksız sevgi ve güven verirken, baba da karşılık beklememelidir. İstisnalar  bulunmakla birlikte, genelde babaların karşılık bekledikleri gözlenmiştir. Özeleştiri yapamayanlar bundan hoşlanmasalar da olay böyledir. Sadece sevgiyle büyütülen çocuklar, anne ve babalarının desteğiyle hareket eden  çocuklar, hep birilerinin güven vermesini beklerler. Tek başlarına kaldıklarında kendi insiyatifleri ile bir iş beceremezler, pasif olurlar. Verimsiz olurlar.Yapacakları işleri kırk elekten geçirirler. Güvensiz ve korkak davranırlar. Sonuçta başarısız olurlar. O nedenle özgüven kazandırmak çok önemlidir, gereklidir.


        Çocuklarımız istekleri ve tepkileri, hepsi kendi yazdıkları içersinde vardır. Neler var? diye sorarsanız, cevap olarak "Neler yok ki..." diye yanıtlanacaktır.

Aile ile ilgili olarak sevgiden,  kardeşler arasındaki ayırım yapıldığından sevilmediğinden , istediğinin alınmadığından, kardeşinin yapması gereken işlerin de kendisine yaptırıldığından tutun da daha neler neler var...

Yukardaki konuların benzeri eleştirilerini  ise öğretmene de yöneltmektedir. Çok dikkatli olunması gerektiğini, çocuğun başarısının eğer isteniyorsa, öğretmenin inisiyatifinde olduğunu, çocuğun bunu beklediğini anlayacaksınız.