Yaylada başımdan geçen üç olay var ki hiç aklımdan çıkmıyor:
1.Oduna gidiş 2.Kız kaçırma 3.Jandarma
Birinci olay; annemin bizi odun, çalı çırpı toplamaya göndermesi...
Bizi deyince kız kardeşim (Benden küçük, Günseli) . İki kardeş ormana daldık.
Daha önce kesilip yontulmuş ağaç dalları vs alıp evimize getireceğiz, ocak yakılacak. Tencere kurulacak, et, ekmek, yemek bu ateşle pişirilecek. Heyhat ne gezer…Güzel mi güzel bir karaca yavrusu ile karşılaşmayalım mı..Yarabbi, ne kadar güzel, ne kadar çekici. Hemen yanımızda duruyor. Sözde iki kardeş yakalamak istiyoruz. Ona doğru yöneliyoruz. Tam elimizi uzatacağımız zaman zıplayıp uzaklaşıyor.
Yine yanına yaklaşıyoruz, aynı olay tekrar ediyor. Yakalamak ne mümkün. Yayla evlerinden ne kadar uzaklaştığımızın bilincinde, ayırdında değiliz. Annemiz babamız ve ailenin diğer fertleri geç kalmamız karşısında endişelenmeye başlamışlar. Ormana dalmışlar. Nice sonra annemizin sesini duyar gibi olduk, karacayı yakalamaktan vazgeçip kardeşimle birlikte birer koca çam dalı yakalayarak sürüklemeye başladık. Kan ter içinde kalmıştık ki annemle karşı karşıya geldik. Ne arıyorsunuz burada? Diye bir hışımla sorunca ‘Anne , küçük bir kürük (eşek yavrusu) gördük, onu yakalamak istedik ama yakalayamadık’ dedik. Üsteledi, ‘Ne kürüğü oğlum, dağda kürük ne gezer?’ dedi ve çalılarımızı akşam karanlığında getirdik. Evlerin orta yerinde gece büyük bir çoban ateşi yaktık. Diğer evlerden de geldiler. Genç kızlar türkü söyleyip oyun oynadılar. Ateş sönünce de evlere dağıldık. Köyün ve evlerin gece aydınlanması hep bu yolla olurdu.
Bizi deyince kız kardeşim (Benden küçük, Günseli) . İki kardeş ormana daldık.
Daha önce kesilip yontulmuş ağaç dalları vs alıp evimize getireceğiz, ocak yakılacak. Tencere kurulacak, et, ekmek, yemek bu ateşle pişirilecek. Heyhat ne gezer…Güzel mi güzel bir karaca yavrusu ile karşılaşmayalım mı..Yarabbi, ne kadar güzel, ne kadar çekici. Hemen yanımızda duruyor. Sözde iki kardeş yakalamak istiyoruz. Ona doğru yöneliyoruz. Tam elimizi uzatacağımız zaman zıplayıp uzaklaşıyor.
Yine yanına yaklaşıyoruz, aynı olay tekrar ediyor. Yakalamak ne mümkün. Yayla evlerinden ne kadar uzaklaştığımızın bilincinde, ayırdında değiliz. Annemiz babamız ve ailenin diğer fertleri geç kalmamız karşısında endişelenmeye başlamışlar. Ormana dalmışlar. Nice sonra annemizin sesini duyar gibi olduk, karacayı yakalamaktan vazgeçip kardeşimle birlikte birer koca çam dalı yakalayarak sürüklemeye başladık. Kan ter içinde kalmıştık ki annemle karşı karşıya geldik. Ne arıyorsunuz burada? Diye bir hışımla sorunca ‘Anne , küçük bir kürük (eşek yavrusu) gördük, onu yakalamak istedik ama yakalayamadık’ dedik. Üsteledi, ‘Ne kürüğü oğlum, dağda kürük ne gezer?’ dedi ve çalılarımızı akşam karanlığında getirdik. Evlerin orta yerinde gece büyük bir çoban ateşi yaktık. Diğer evlerden de geldiler. Genç kızlar türkü söyleyip oyun oynadılar. Ateş sönünce de evlere dağıldık. Köyün ve evlerin gece aydınlanması hep bu yolla olurdu.
İkincisi yayladaki kız kaçırma olayı. Akşam olmak üzere. Güneş iyice eğilmiş. Köyün genç kızları çam ağaçlarına salıngaçlar kurmuşlar. Hem yün eğirmişler, hem eğlenmişler. Gurup halinde türkü söyleyerek dönüyorlar. Tam evlerin bulunduğu yere gelmişlerdi ki; kızlar bağıra çağıra sağa sola kaçıştılar. Deyim (tabir) yerindeyse çil yavrusu gibi dağıldılar. Ancak bu sırada bir delikanlı kızın birini saçlarından yakalamış, koluna dolamış (Uzun saçlı bir kızdı) ,elinde akşam batmak üzere olan güneşte parlayan kocaman bir bıçak. Kız bağırıyor, ağlıyor. Bu arada kızın kardeşi ve babası ellerine geçirdikleri balta ve kürekle delikanlıya saldırmaya kalkışıyorlar. Delikanlı ‘Sakın üzerime gelmeyin, kızınızı delik deşik ederim. Orda kalın. Bir adım daha atarsanız O’nu öldürürüm’ tehdidinde bulununca köydeki yaşlılar hemen araya girdiler. ‘Aman etmeyin eylemeyin, bir yolunu buluruz, çaresine bakarız. Acele işe şeytan karışır, durun’ diyerek kardeşi ve babayı sakinleştirdiler. Kız bağırmıyor ama delikanlının sürüklediği yöne doğru yürüyor. Köyde sözü geçen , Kaytancı lakaplı biri vardı. Onun evine doğru sürüklüyor. Sonradan öğrendiğim kadarıyla aracı olunmuş. Akşam Kaytancı’nın evinde düğün yapılmış. Ertesi gün de delikanlı atının terkisinde götürürken gördüm. Olay mutlu bir şekilde sona ermişti.
Üçüncü konu ise; dedemlerin yaylasına yakın bir köye annemle beraber gidiyoruz. Akrabalar varmış. Onları ziyaret edeceğiz. 1940’lı yıllar. Köye vardık. Her tarafta köydeki insandan çok jandarma vardı. Ancak köyde sadece çocuklar ve kadınlar vardı. Kumandanmış. Askerlere emir verdi. ‘Saldırın’. Tüfeklerindeki harbileri çıkarmışlardı. Kim rastlarsa vuruyorlar, cıv cıv diye sesler çıkıyor, harbiler eğri büğrü bir şekil alıyordu.
Bu arada bir harbi de anneme indi. Canı yanan annem, ‘Oğlum, bana ne vuruyorsunuz? Ben burada misafirim’ dediğini hatırlıyorum. Ağlayarak anneme sarıldığımı, ‘Hemen gidelim anne, ne olur’ diye yalvardığımı anımsıyorum. Kadınlar ve çocuklar sopayı yedikten sonra silah sesleri duyulmaya başladı. ‘İşte orada..O kayanın yanında..Kaçıyor!...Ateş…’ komutuyla kaçan kişiyi ateş ederek kovalamaya başladılar. Asker kaçakları ve hapishaneden kaçanlar varmış. Onları ararlarmış.
Bir ……………..hemen köy evlerinin yanından akan dereden sözetmemek elde değil. Öyle berrak ve temiz ki..Genişliği 8-10 m. derinliği yer yer değişkendi. Balıkların kaçışmalarını izler, zaman zaman da yakalardık. Biz küçükler küçükleri, büyüklerimiz de büyük balıkları yakalarlardı. 1940’lı yıllarda bu yerlere 1957 yıllarında 2. Defa gelişimdi. MTA çalışan Doç Dr Maden Mühendisi Amcam ve bir Alman profesörle, aynı Sarıçiçek yaylasına MTA’nın araştırma görevlisi olarak gitmişlerdi. Amcam beni de yanında götürdü. (Ali Özkan) (Özkan soyadının Özkan yazılışının anlamını sebebini bilmiyorum.) Yaylaya varınca hayretler içinde kaldım. Çünkü tanıyamadım. Tanınacak halini bırakmamışlardı. Dere kurumuş, orman yayla evlerine kilometrelerce uzakta kalmıştı. Sanki bir çöl olmuştu.

