17 Aralık 2011 Cumartesi

YENENİ ALKIŞLAMAK AYIP MI?

Karşı köye bizim köyden gelin gidecek. Adetmiş. Güreş yapılırmış. Ödül olarak kuzu ya da   dana gibi canlı hayvanlar konulurmuş. Düğün alayı  geldi. Köyün meydanında güreş düzeni kuruldu. Erkek evinden bir güreşçi ile kız evi tarafından bir güreşçi güreşe başladılar. Bütün köy halkı, düğün alayı ve biz iki öğretmen (Ömer Lütfi Yaralı ile ben) de güreşi izliyoruz. Biz kız evi tarafıyız. Hiç ses yok. Sadece davul çalıyor. 






Bizim güreşçi oğlan evinin güreşçisini kavradı ve sırt üstü yere getirdi. Biz iki öğretmen hemen alkışlamaya başladık.Yanımızdaki köylüler; 'Aman hocam, alkışlamayın. Bizde alkış ayıp olur' dediler. Bu arada oğlan evinin yenilen güreşçisi yanımıza geldi: Niye alkışlıyorsunuz? Ben sizin düşmanınız mıyım? diye bir tavır koydu. Biz de 'Biz buranın yabancısıyız, adetlerinizi bilmiyoruz. Üstelik dünyanın her yerinde bu böyle. Müsabaka yarışma sonunda her başarı alkışlanır. Yanlış algılıyorsunuz.' dedik. Köylüler de araya girdiler. Sofrada beraber olarak olaya tatlıya bağladık. 

KÖY ADETLERİ

Çok güzel bir sosyal dayanısmaları var: Birisi evini yapacak. Bütün köylü seferber oluyor. Kavgalı, döğüşlü, kanlı bıçaklı, düşman bile olsalar herşey unutuluyor, yardıma gidiliyor. Hep beraber taş taşımak, duvar örmek gibi her türlü işlerde yardımcı oluyorlar. Bitene kadar. Başlangıçta olduğu gibi bitiminde de yemekler yeniyor, dualar okunuyor, iş tamamlanıyor.
Köyde ava meraklı birkaç kişi var. Kışın tavşan ve keklik avına giderler. Avda keklik veya tavşan vurulmuşsa mutlaka Arap Aşı yapılır. Dostlarla birlikte yenilir.


Arap Aşı; koca kazanda soğuk su kaynatılarak un dökülür. Alttan kazan yavaş yavaş yanan ateşte su ısınır, hamur pelte şeklinde pişirilir. Büyük sinilere dökülen hamur soğumaya bırakılır. Av eti ile biberli baharlı çorba pişirilir. Büyük bir tasın içine konulur. Sininin ortasındaki hamur, çorba tasının oturtulacağı kadar açılır. Sininin etrafına toplanan yiyiciler, kaşıklarıyla hamurdan alırlar. Çorbaya banarlar, hop, hiç çiğnemeden lüp diye yutarlar. Her defasında beni ve diğer öğretmen arkadaşları da davet ederler ama bir lokma bile yiyemeden 'Hocam, sen çorbasından ye' derlerdi ama o da pek yenecek gibi olmazdı.

FIKRA GİBİ

Dördüncü sınıftaki  Ramazan Karakaya. Kocaman kulaklı, markoni gibi bir çocuk.Babası da Kayseri ceza ve tutuklama evinde gardiyan. Okula, okumaya meraklı. Cocuklar okusun istiyor. O yıllarda henüz ünite usulu yoktu. Haftalık program bir gün iki saat sosyal bilgiler, bir gün Fen Tabiat şeklinde uygulanırdı. RAmazan'ı sosyal bilgilerden konu anlatmaya tahtaya kaldırdım: Çıt yok. "Ramazan ders çalışmamışsın herhalde. Çalışacağına söz  ver, yerine otur, söz veriyor musun? " dedim. Ramazan 'veriyorum' dedi.Yerine oturdu. 






Ertesi günü yine Ramazan'ı, bu kere Fen Tabiat dersinden tahtaya çağırdım. RAmazan'da yine çıt yok. 'Ramazan, derslerine çalışacağına söz vermiştin..." Ramazan: "Öğretmenim, ben sosyal bilgilere söz vermiştim. Fen TAbiat'a söz vermedim ki..'....
İlahi Ramazan..Öyle hoşuma gitti ki, kahkalalarla güldüm. 

12 Aralık 2011 Pazartesi

SOBA ÜSTÜNDE DELİK

Köyle ve öğrencilerle ilgili birkaç anekdot daha:
Yeni okula taşındık, yerleştik. Kış geldi, sobalar öğrencilerin getirdiği odun, tahta, çalı çırpı ile yakılıyor, yanıyor, tütüyor. Okulun hizmetlisi yok. Her işi öğrenciler nöbetleşerek yapıyorlar. Öğrencilerden biri (dışardan mı buldu, evden mi getirdi, o belli değil) sarı metal fişek gibi birşey getirir, yanan sobanın üzerine koyar. Mavi bir alev çıkarmaya başlayınca herkes korku ile dışarı fırlarlar. Bu arada bir gümbürdeme olur. Sobanın üstü 5-10 cm. genişliğinde delinmiş. Okula geldiğimde olayı anlattılar. Korktukları her hallerinden belliydi. Bu olay onlara ders olur.Ben de gerekli uyarıyı yaptım.Bu onlara ders oldu.

20 Kasım 2011 Pazar

ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİ ARKADAŞLARIM



BOYACI'YA YENİ OKUL YAPILMASINI SAĞLADIM

Boyacı'da okul yapımı tamamlandı. İlki de Öğretmenevi yapıldı. Okul bahçesinin uzak köşesine tuvaletler ve bir de depo yapıldı. Evlerin yapımında herşey düşünülmüş. Banyo, tuvalet, mutfak ve odalar...Hatta banyolarda termosifon bile var. Ancak suyu taşıyarak elle dolduruyoruz.  Okul da yeterli şekilde planlanmış. Her şey yepyeni...Okulun açılışı yapılacak. Köy ihtiyar heyeti ile karar alındı. Kayseri Sümer Bey fabrikası ahçısı getirilecek, gelen davetlilere yemek verilecek. Her türlü hazırlıklar yapıldı. Tören günü köylüler ve öğrencilerle birlikte okulun hemen alt tarafında köye giriş yolunda sıralandık. Önce öğrenciler, sonra köylüler gelecek erkanı bekliyoruz. Geldiler. 








Vali Kazım Atakul, Doğu Menzil Komutanı Orgeneral Faruk Güventürk, Milli Eğitim Müdürü, Halk Eğitim Müdürü, Halk Eğitim Müdürü ağabeyimiz ve köylümüz Tufan Doğanavşargil. İlköğretim müfettişleri  ve gelenlerin hepsinin eşleri ve çocukları dahil olmak üzere iki tane de Amerikalı (kolejde öğtetmenmişler) beş altı tane jiple geldiler. Vali ve  Güventürk paşanın eline sarılıp öpmek istediler. Paşa tepki gösterdi. 'El öpmeyin. Bu memleketin başına ne belaler geldiyse el öpmekten geldi." diyerek elini öptürmedi. Hafif yağmur çiseliyordu. Büyük sınıfı U harfi şeklinde oturma düzenine sokmuştuk.  Konuklar oturdular. Köylüler ayakta çepeçevre  her taraf dolu. Vali Kazım Atakul hiç suya sabuna dokunmadan kısa bir konuşma yaptı, " Sözü Paşama bırakıyorum" dedi. Alkışlandı. Güventürk Paşa konuşmaya başladı. 27 Mayıs 1960 Devriminin en hızlı dönemi.( Karşıtlar Devrim yerine İhtilal der) Söze Demokrat Partinin bu memlekete hiç iyi bir iş yapmadığını söyledi. Bu arada da 9-10 yaşlarında olan kızı dışardan gelerek Paşa'nın kulağına birşeyler fısıldadı ve tekrar dışarı yöneldi. Paşa sözüne devam ederek "İşte şu gördüğünüz kızım ve aynı yaştaki tüm çocuklarımız bu memleketin borcunu ödeyecekler. Bizleri böyle bir borç batağının içine attılar' dedi. Bu  a rada bir köylü vatandaş  (Mehmet Aslan'dı) parmak kaldırdı: 'Efendim özür dilerim' diyerek ayağa kalktı, ceketini ilikledi. 'Siz Demokrat Parti bu memlekete hiç birşey yapmadı dediniz ama iki tane çeşmemiz var, ikisini de Demokrat Parti yaptırdı. Özür dileyerek oturuyorum' dedi ve oturdu. Ama Paşa takma dişlerini sıktı, ofkeden bembeyaz oldu ve Mehmet Arslan'a dönerek, 'Defol köpek' diye bir bağırdı...Masanın üstünde duran şapkasını aldı başına koydu: 'Benim bu köy için söyleyecek bir sözüm kalmamıştır' dedi yürüdü. Vali Bey kıs kıs güldü. Köylüler Mehmet Aslan'ı hemen dışarı attılar. Paşanın eline sarıldılar:  "Aman Paşam, o bizim köylü değil' deyip oturttular, konuşmasına devam ettirdiler. Sonra bu olay gazetelere konu oldu. Bilhassa dönemin sağ basını, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinin gündeminde birkaç hafta devam etti....................................................Bu olayın gazetelerde yayınlanması üzerine aklıevvel birisi işinden atmış, sıtma mücadelede bir hizmetli miymiş, neymiş. Güya  Güventürk Paşa istedi, biz de işten çıkardık diyesiler. Mehmet Arslan, paşanın konutuna gider, olayı anlatır. PAşa da 'Yok evladım, benim böyle birşeyden haberim yok. Ben böyle şeylerle uğraşmam.' der. Olay biraz önce yazdığım gibi sağcı basının yarayı kaşımasından başka birşey değildi. Burada hemen şunu belirtmek isterim; Paşa için iyi bir fırsat doğmustu. Verdiği örneği daha da açabilecek, açıklayabilecekken sinirlenmiş, kovacağı yerde 'Bak evladım, bu yapılan çeşmeleeri Demokrat Partililer babasının parasıyla yaptırmadılar. Senden benden topladıkları vergilerle yaptırdılar....' vs vs gibi birçok örnek verebilirdi. Daha da etkili olurdu. Ordudaki emir komuta zincirini burada köylüden de bekledi ama olmadı. Atarük ve Kemalizm gibi , Menekşe gibi kitaplar da yazmış ufuklu bir generalden bunları beklemek herhalde hakkımızdı. Bu köyde olduğum sürece sanırım bir hayli başarılı oldum. Okulun yapılmasını sağlayacak gişimimiz başarıyla sonuçlanmıştı. Okuttuğumuz öğrencilerden birçoğu okudu. Sadık Demir, Jandarma Subayı, Ahmet Demir Lise Matematik Öğretmeni olmuştur. Ahmet Gerçek Motor Meslek Lisesini bitirmiştir. Daha adını sayamadığım birçok çocuk okumuş, meslek sahibi olmuşlardır. 

11 Kasım 2011 Cuma

ARILAR

Ve Kayseri'ye 15-16 km. uzaklıkta şirin ve çok güzel bir köye tayin edildi. Ben yine Boyacı Köyü kabusuna devam...Hiç gözüm arkada kalmayacak kadar güvenli bir yer. Fakat gel gör ki.canım kızım burnumda tütüyor. Lüle lüle güzel saçları, yumuk yumuk elleri, kocaman güzel gözleri. Herkesin sevgilisi. Köyden bir nine ve dede bulduk. Dünya tatlısı insanlar. Cihat abi, Nimet abla, çocukları Mürüvet, Hörmet, Nuh Naci , Cafer...1962-63 öğretim yılında Nuh Naci ile Boyacı 'da birlikte çalıştık. Vekil öğretmen olarak tayinini sağladım. Aynı odada birlikte kaldık. Liseden takıntısı vardı. Ona ders çalıştırdım.Sınav yaptım, not verdim. Şaka yollu oyunlarla bütün bir kitabı ezberlettim. Sonuçta sınavda başarılı oldu. Kızımı o kadar çok eviyorlardı ki; zaman zaman onlarda kalıyordu. Bir akşam hep beraber evdeyiz, köyden biri geldi. Cihat abiden tohumluk patates istedi. Kalktı, gidecekken 'Dur şu torunumu da bir öpim de gidiyim' dedi. Kızımı kucağına aldı. Ağzındaki sigarayı unutmuş, dalgınlıkla yüzüne yanan sigaranın ucunu değdirdi. Kızım kıyameti kopardı, canı yandı. Yüzünde bir nokta kabardı. Cihat abinin eli ayağı  birbirine dolaştı. Ne yapacağını şaşırdı. 'Tüh, görüyor musun yaptığımı..Şimdi benim kucağıma da gelmez. SEvdirmez de..' diyerek evin içinde dolaşmaya başladı.Patatesi falan unuttu. Cihat abi arıcılıkla uğraşırdı. Bir gün arıyı tutmuş, kızımın avcunun içine koymuş, birlikte dokunmuş, oynamışlar. Daha 8-9 aylık..İlkbaharda cama bir arı konmuş. Bizimki de daha önce oynadı ya..Onu da öyle zannederek avuçlayıvermiş..Arı sokuverince yaygarayı basmış. Bir daha da arılara yaklaşmadı. Yüzündeki sigara yanığının yeri, yüzü üşüdüğü zaman beyaz bir nokta şeklinde kendini gösterir.O güzel insanları unutmak mümkün değil...