Okul yılları artık bitiyor. Herşey iyi. Yeni öğrenci olarak ne iyi olabilir? Yani öğrenci olarak ne iyi olabilir? Dersler, notlar. Artık ortamdaki konumum belli oluyor.Son sınıftayız. Staj için guruplar halinde bir bir ay süreyle köylere gidiyoruz. On arkadaşla birlikte ......... köyündeyiz. Mevsim kış. Kaldığımız oda çok rutubetli. Ranzalarımız, sobamız, pompalı gaz ocağımız, masamız her şeyimiz aynı yerde. Bir de lüks lambamız var. Akşam olunca sobamızı, lambamızı yakıyoruz. Masa başında toplanıp yarınki derslerimizle ilgili planlarımızı yapıyoruz. Nasıl giriş yapmamız gerektiği konusunda tartışıyoruz. Yemek yapma işini ise sırayla yapıyruz. Ahmet Turhal (ya da Türkol??) adındaki Bünyanlı arkadaşımızın kuru fasulye pişirmesi var ki!? Evlere şenlik…Haşlamadan doğrudan kaynatmış, içine soğan doğrayıp bir kaşık da salça ile onu da içine döküvermiş. Bir çay bardağı da tuz koyunca tamam olmuş. Ye yiyebilirsen…Zehir gibi tuz, demir leblebi gibi sert, odanın içi nefes alacak gibi değil. Ahmet arkadışımız böylece bizi zeytin ekmek talimine koşturdu.
Odamızın rutubetli olduğunu yazmıştım. Kış ve kar bu sene çok uzun sürdü. Kar kalınlığı bir metre vardı. Akşam yatıp sabah kalktığımızda yatağımızın her tarafı nemli ve soğuk, sadece vücudumuzun değdiği yerlerde farklı bir ısı vardı. Sağdan sola veya soldan sağa dönmeden yatar kalırdık. O soğuk ve rutubetin eseri olarak sağ dizim ve sağ pazı ve omzumdaki romatizma ağrıları zaman zaman çekilmez derecede zonklamalara sancılara neden olur.
1960 yılı Ocak karne tatili. Kuzenimle Tarsus’a ablasının ziyaretine gidiyoruz. Kayseri’den trene bindik. Kar kış tipi kıyamet kopuyor sanki. Kara trenimiz bembeyaz. Toros tünelini aştık. Pozantı’ya vardık. Oh yağmur yağıyor. Ilık bir hava. İlk defa böyle bir mevsim olayıyla karşılaşıyorum. Okumak başka, yaşamak başka. İklim türlerini sözde nazari olarak biliyoruz ama böylesini bir uygulama dersi gibi görüyordum. Anadolu’da herkes harıl harıl soba yakarken Tarsus’ta bir mangal yakıyorlar, üzerinde de semaverle çay demleyip keyiflerine bakıyorlar. Daha görmediğim, bilmediğim çok şeyin olduğunu burada fark ettim. Patates közlemişler verdiler,yedim. Şeker gibi tatlı idi.Şaşırdım.
Tarsus çok şirin güzel bir ilçe. Oradan Mersin’e gittik. Deniz kıyısındaki temiz, yeşil güzel bir şehir olarak gördüm. Adana’yı da gezdim. Kalabalık ve karmaşık geldi. Mevsime göre tozlu ve kirli gibi . Ceyhan’a gittik. Ceyhan nehrini ve üzerindeki köprüyü, çevresinde yaşayanları..Nerede ise hepsi iki katlı binalarla kaplı bir kasaba görünümünde..Bu gezi benim için gerçekten çok iyi oldu. Yeni şeyler görüp öğrenmeme neden oldu. Bölgeler arasındaki iklim farkını yaşayarak gördüm, öğrendim. Yeni bitki çeşitlerini fark ettim vs vs…Dönüşümüz yine trenle oldu. Ilıman bir iklimden soğuk kara iklimine geçtik. Deniz ve dağların iklime etkisini yazılanlarla karşılaştırdım. Yalova-Çınarcık izcilik kampından sonra ( oralarda Marmara’yı görmüştüm) Akdeniz’i de görmek bende tarif edilmez bir ufuk genişliği, görüş genişliği yarattı. Çevremizdeki görgü, bilgi yoksunluğu, ilave olarak gelirlerin kıt kanaat geçinecek kadar olması, her şeyi babadan, Atadan gördükleri gibi sürdürmeleri, alınyazısı, kader olarak görmeleri, geri kalmışlığın ön belirtileri olarak görülebilir.
Bu arada şu iki talihsizlik mi? Yoksa şansızlık mı demeli, bilemiyorum. Okulumuzda 1. Yabancı dil 2. Felsefe okutulmuyor olmasını belirtmek isterim.
Yalnız okulumuzda İngilizce ile ilgili bir şans doğdu. Müzik öğretmeni Ahmet Kayalıdere, ayda 5 lira karşılığında haftada 4 saat olmak üzere kurslara başladı. Birçok arkadaşım katıldı ve sonuna kadar devam ettiler. Olayı dedeme aktardım. Olur dedi ve 5 lira kurs parasını da verdi. Verdi ama sadece iki ay .... Devamını getiremedi. Gerçekten de zor idi, yani para bulmak kolay değildi.... Gerçekten büyük talihsizlikti benim için. O kursa devam eden benden öndeki sınıftakiler ve sondaki arkadaşların çoğu; İngilizce öğretmeni oldular. Onları bu başarılarından dolayı takdir ediyorum, Bravo diyorum.
Okulda Felsefe’nin F’sinden bile bahsedilmedi. Ancak bazı öğretmenlerimizin ders dışı anlattıkları şeyler vardı ki; onlar bizlere uyarı idi. Bu öğretmenler Hacı Küçükkaraca, Necati Cebe gibi öğretmenlerdi. Necati Cebe ile 1970’lerde Erdek’te karşılaştık. CHP’den milletvekili adayı idi. Ön seçim için Erdek’e gelmiş ve onun için çalışacağımıza söz ve güvence vermiştik. Erdek’ten 1. Sırada seçildi. Sonunda da Balıkesir milletvekili oldu. Balıkesir Bölgesi’nde TÖBDER ve Türkiye genelinde de o dönem MC Koalisyon hükümetlerinden bıkmış, CHP için çalışmıştık. Ama sonuçta öğretmenlerin bu çalışmaları CHP tarafından yadsınmıştı. Ecevit Başbakan’dı ama hükümet iktıdar olamamıştı. Acemice davrandılar sonuçta da kaybettiler. Evet, felsefeden nereye geldik…

