8 Ağustos 2011 Pazartesi

TARSUS, MERSİN, ADANA, CEYHAN

Okul yılları artık bitiyor. Herşey iyi. Yeni öğrenci olarak ne iyi olabilir? Yani öğrenci olarak ne iyi olabilir? Dersler, notlar. Artık ortamdaki konumum belli oluyor.Son sınıftayız. Staj için guruplar halinde bir bir ay süreyle köylere gidiyoruz. On arkadaşla birlikte .........  köyündeyiz. Mevsim kış. Kaldığımız oda çok rutubetli. Ranzalarımız, sobamız, pompalı gaz ocağımız, masamız her şeyimiz aynı yerde. Bir de lüks lambamız var. Akşam olunca sobamızı, lambamızı yakıyoruz. Masa başında toplanıp yarınki derslerimizle ilgili planlarımızı yapıyoruz. Nasıl giriş yapmamız gerektiği konusunda tartışıyoruz. Yemek yapma işini ise sırayla yapıyruz. Ahmet Turhal (ya da Türkol??) adındaki Bünyanlı arkadaşımızın kuru fasulye pişirmesi var ki!? Evlere şenlik…Haşlamadan doğrudan kaynatmış, içine soğan doğrayıp bir kaşık da salça ile onu da içine döküvermiş. Bir çay bardağı da tuz koyunca tamam olmuş. Ye yiyebilirsen…Zehir gibi tuz, demir leblebi gibi sert, odanın içi nefes alacak gibi değil. Ahmet arkadışımız böylece bizi zeytin ekmek talimine koşturdu.
Odamızın rutubetli olduğunu yazmıştım. Kış ve kar bu sene çok uzun sürdü. Kar kalınlığı bir metre vardı. Akşam yatıp sabah kalktığımızda yatağımızın her tarafı nemli ve soğuk, sadece vücudumuzun değdiği yerlerde farklı bir ısı vardı. Sağdan sola veya soldan sağa dönmeden yatar kalırdık. O soğuk ve rutubetin  eseri olarak sağ dizim ve sağ pazı ve omzumdaki romatizma ağrıları zaman zaman çekilmez derecede zonklamalara sancılara neden olur.

1960 yılı Ocak karne tatili. Kuzenimle  Tarsus’a ablasının ziyaretine gidiyoruz. Kayseri’den trene bindik. Kar kış tipi kıyamet kopuyor sanki. Kara trenimiz bembeyaz. Toros tünelini aştık. Pozantı’ya vardık. Oh yağmur yağıyor. Ilık bir hava. İlk defa böyle bir mevsim olayıyla karşılaşıyorum. Okumak başka, yaşamak başka. İklim türlerini sözde nazari olarak biliyoruz ama böylesini bir uygulama dersi gibi görüyordum. Anadolu’da herkes harıl harıl soba yakarken Tarsus’ta bir mangal yakıyorlar, üzerinde de semaverle çay demleyip keyiflerine bakıyorlar. Daha görmediğim, bilmediğim çok şeyin olduğunu burada fark ettim. Patates közlemişler verdiler,yedim. Şeker gibi tatlı idi.Şaşırdım.

Tarsus çok şirin güzel bir ilçe. Oradan Mersin’e gittik. Deniz kıyısındaki temiz, yeşil güzel bir şehir olarak gördüm. Adana’yı da gezdim. Kalabalık ve karmaşık geldi. Mevsime göre tozlu ve kirli gibi . Ceyhan’a gittik. Ceyhan nehrini  ve üzerindeki köprüyü, çevresinde yaşayanları..Nerede ise hepsi iki katlı binalarla kaplı bir kasaba görünümünde..Bu gezi benim için gerçekten çok iyi oldu. Yeni şeyler görüp öğrenmeme neden oldu. Bölgeler arasındaki iklim farkını yaşayarak gördüm, öğrendim. Yeni bitki çeşitlerini fark ettim vs vs…Dönüşümüz  yine trenle oldu. Ilıman bir iklimden soğuk kara iklimine geçtik. Deniz ve dağların iklime etkisini yazılanlarla karşılaştırdım. Yalova-Çınarcık izcilik kampından sonra ( oralarda Marmara’yı görmüştüm) Akdeniz’i de görmek  bende tarif edilmez bir ufuk genişliği, görüş genişliği yarattı. Çevremizdeki görgü, bilgi yoksunluğu, ilave olarak gelirlerin kıt kanaat geçinecek kadar olması, her şeyi babadan, Atadan gördükleri gibi sürdürmeleri, alınyazısı, kader olarak görmeleri, geri kalmışlığın ön belirtileri olarak görülebilir.

Bu arada şu iki talihsizlik mi? Yoksa şansızlık mı demeli, bilemiyorum. Okulumuzda 1. Yabancı dil 2. Felsefe okutulmuyor olmasını belirtmek isterim.
Yalnız okulumuzda İngilizce ile ilgili bir şans doğdu. Müzik öğretmeni Ahmet Kayalıdere, ayda 5 lira karşılığında haftada 4 saat olmak üzere kurslara başladı. Birçok arkadaşım katıldı ve sonuna kadar devam ettiler. Olayı dedeme aktardım. Olur dedi ve 5 lira kurs parasını da verdi. Verdi ama sadece iki ay .... Devamını getiremedi. Gerçekten de zor idi, yani para bulmak kolay değildi.... Gerçekten büyük talihsizlikti benim için. O kursa devam eden benden öndeki sınıftakiler ve sondaki arkadaşların çoğu; İngilizce öğretmeni oldular. Onları bu başarılarından dolayı takdir ediyorum, Bravo diyorum.
Okulda Felsefe’nin F’sinden bile bahsedilmedi. Ancak bazı öğretmenlerimizin ders dışı anlattıkları şeyler vardı ki; onlar bizlere uyarı idi. Bu öğretmenler Hacı Küçükkaraca, Necati Cebe gibi öğretmenlerdi. Necati Cebe ile 1970’lerde Erdek’te karşılaştık. CHP’den milletvekili adayı idi. Ön seçim için Erdek’e gelmiş ve onun için çalışacağımıza söz ve güvence vermiştik. Erdek’ten 1. Sırada seçildi. Sonunda da Balıkesir milletvekili oldu. Balıkesir Bölgesi’nde TÖBDER ve Türkiye genelinde de o dönem MC  Koalisyon hükümetlerinden bıkmış, CHP için çalışmıştık. Ama sonuçta öğretmenlerin bu çalışmaları CHP tarafından yadsınmıştı. Ecevit Başbakan’dı ama hükümet iktıdar olamamıştı. Acemice davrandılar sonuçta da kaybettiler. Evet, felsefeden nereye geldik…

EŞİM İLE TANIŞMA


Bütün bu küçük aşamalar sonrasında 1958-1959 yıllarına kadar geldik. Benim için en güzel, en unutulmaz ve en değerli şey Başak'la karşılaşmam ve tanışmam oldu. O zaman yazsaydım ne yazardım bilmiyorum. Şu bir gerçek ki benim için çok ama çok değerli ....



Hele Çocuklarımı dünyaya getirdikten sonra onu daha çok sevdiğimi ifade ediyorum.
Kızımızla ve oğlumuzla gurur duyuyorum.
Dikkat ediniz, kızım, oğlum diyerek bencillik etmiyorum. Gerçek olan da bu. Daha ilerde yeniden dönmek üzere burada kesiyorum.

SÖZDE İLİŞİK KESMEME


Yaz tatiline çıkarken İLİŞİK KESME kuralıı vardı. Her öğrenciye klişeleşmiş bir kağıt verilir. Bu kağıtta öğrencinin adı-soyadı-sınıfı ve numarası yazılı olurdu. Liste şeklinde de atölye öğretmenlerinin isimleri olur, herkes bizzat kendisi sorumlu öğretmene imzalatır, ilişiği yoktur onayı aldığı kağıdı idareye teslim ederdi.Aynı işlemi eksiksiz olarak yaptım idareye de teslim etmiştim. O yıl futbol sahası yapılıyordu. Alanın büyük bir bölümünde su kaynakları vardı. Bataklık gibiydi. Bataklığı yok etmek için 1 metre derinliğinde 1 m. genişliğinde 150 metre uzunluğunda bir kanal açılması gerekiyordu. İşte bu işin yapılması için de insan gücüne gerek vardı. Piyango bana da vurdu. Güya ilişik kesmemiş öğrencilerin listesi çıkarılıyor. Bunlara bir hafta  “TART” uzaklaştırma cezası verilecek, ancak okulda yiyip yatıp kalkacak, derslere girmeyecek,kanal açılmasında çalıştırılacaklar şeklinde disiplin kurulundan karar çıkarmışlar. Kanalın bir haftada bitmesi mümkün değil. Vardiyalı olarak sözde cezalı durumundaki öğrencileri sıraya koyup bir hafta çalıştırarak bataklık kurutulmuştu. Kazma kürekle istenilen kanal açılmış, yanlardan duvar örülmüş, üstü de plaka şeklinde taşlarla kapatılmış ve toprak tesviyesi ile kapatılınca, su kanal boyunca akıp gitmiş ve bataklık kurumuştu. Çamursuz, çimlenmiş tesviyesi yapılmış güzel bir futbol sahasına kavuşmuştuk. Ne anlama gelir bilemem ama hafta sonu bayrak töreninde okul müdürü ve beden eğitimi öğretmenlerimiz teşekkür konuşması yapmışlardı. Teşekkür ödül ise bu ödülü bizzat isimle çağrılıp herkesin gözleri önünde birkaç defa yaşadım. Örnek gösterildim. Atölye nöbetçiliği, yemekhane, çamaşırhane, çiftlik nöbetleri gibi birer haftalık sorumluluklar verilirdi. Oralarda çalışanları denetlemek, hafta sonu da sözlü veya (olay varsa)  yazılı rapor vermek gibi görevdi. Ulusal bayramlara hazırlanmak Beden Eğitimi öğretmenlerimin, Müzik ve Resim öğretmenlerimizin gurup çalışmalarıyla yürütülürdü. Özellikle 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı (O dönemde adı böyleydi) çok özel bir bayramdı. Okul bayramı Kayseri’de kutlardı. Askeri cemseler gelir, 250-300 kişiyi iki gün önce Kayseri’ye götürür, kalacağımız yerler kararlanır. Yatakhane, yemekhane gibi yerlerimiz belirlenir. Ertesi günü tören alanında prova yapılır. Bir gün serbest kalırız. Ertesi günü her şey tam tekmil 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamasına çıkarız. Müthiş bir disiplin, hareketlerde birlik ve beraberlik, hatasız hareketleri bitiririz. Sonra yine hep beraber Milli oyun gösterilerine geçeriz.


Akerdeon, mandolin, keman, davul zurna eşliğinde oyunlarımızı da oynarız. Seyircilerden dakikalarca alkış alır ve okullar arası bir yarış şeklinde geçer. Her yıl kupayı okulumuz kazanırdı. Dönüş yine askeri CMC’lerle olurdu. Her zaman olduğu gibi, bu bayramdan sonra artık okulların,derslerin bittiği zaman demekti. Her şey yavaş yavaş gevşer, tatile girilmese de tatil gibi olurdu.

ÖĞRETMEN OKULU 4. SINIF

Öğretmen okulu 4. Sınıftan sonra her şey daha farklı görülmeye başlıyor. Değerlendirme ve yorumlar değişiyor. Örneğin: Babam kendisine bir cep saati almıştı. Doğrudan söyleyemedim de içimden şöyle geçmişti: Kol saati alsaydı da arada bir ben de taksaydım ne olurdu yani? Diye düşünmüştüm. Ama artık öyle düşünmüyordum. Bana değil babama saat gerekli idi. Sınıfa giriş çıkış, okula geliş ve gidişler için. Benim saatim ise vardı. Yani okul kampanası. Her çalışını duyabiliyor ve ne anlama geldiğini biliyorduk.Sabah, kalk zili ile başlar. Sabah mütaalası, teneffüs, ders, teneffüs, ders  devam eder. 4 ders saatinden sonraki zil ise öğle yemeği paydosu. Öğleden sonra yine dersler. Dinlenme. Akşam mütaelası. (ETÜT SAATİ) Yemek. Tekrar ders çalışma ve yatma.




Herşey değişiyor. 1. Sınıfa dört şube olarak başlamıştık. 4. Sınıfta A-B şubeleri kalmıştı. Kimi arkadaşlarımız sınıfta kalmış, kimi başka okullara nakillerini istemiş, kimi zaman da diğer okullardan bizim okula sürgün gelenler vardı. Yine de ayrılanlar çoğunlukta olmalı ki yarı yolda kalmıştık. Aynı sınıfta iki yıl üst üste kalanlar ise kayıtları siliniyordu.Bu olayı okuldan kovulma olarak adlandırıyorduk. Ayrıca bunun dışında çeşitli disiplinsiz davranışlar da ağır şekilde cezalandırılıyordu. Hırsızlık, kavgada yaralama gibi olaylarda da okuldan temelli uzaklaştırma veya 3-5 gün  bir hafta gibi uzaklaştırma. Kimi zaman bir yıl olanlar da vardı. Ceza suçun ağırlığıyla orantılı olurdu.

SALİH ONBAŞI, CENNET ve BAYRAKTAR

Çocukluğumda hayal meyal hatırladığım üç llginç kişi daha var, Salih  onbaşı, Cennet ve Bayraktar.Hatta Bayraktar öyle ilginçtir ki, latife Tekin’in kitabında bile adı geçer. ‘Sevgili Arsız Ölüm’ kitabında. Demek ki Bayraktar yalnız bizim köy çevresinde değil,Bünyan ve köylerinde de biliniyormuş. Şimdi ise Latife Tekin’in kitabı ile bütün Türkiye tanır oldu. Latife Tekin’in ailesi Bünyan’ın bir köyünden olurlar.

Bayraktar bizim köye gelince doğruca dedemlere gelir, onlarda kalırdı.Bayraktar’ın deyişi ile ‘Ben Karaağa’nın oğluyum’ derdi.


Tip bir adamdı. Kara , kuru, kalınca bir sesi, kimi zaman ata, kimi zaman da araba ile dolaşırdı. Elinde uzun ve kalın bir sopası olurdu. Bu sopaya bağladığı bohçalar, siperler asılı olarak öyle dolaşırdı. Eskiden köylerde dolaşan gezgin satıcılar olurdu. Çerçi denirdi. Sanki onlar gibi, çantasında ufak tefek şeyler bulunurdu. Ancak bunlardan daha önemlisi ise HAYALİ idi. Aldığı Milli Piyango biletinden para çıkacak, zengin olacak. Ondan sonra ise gel keyfim gel..cebinde , çantasında yüzlerce tombala kartına benzer kağıtlar. Her birinin üzerinde çok katlı apartman çizimleri, kimisinde evin iç bölümlerindeki her türlü ayrıntı gösterilmiş olurdu.Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milletvekili, Vali, Belediye Başkanı, Karakol Komutanı gibi aklına o anda ne esti ise o olur, ondan sonra da emirler yağdırmaya başlardı. Haydi Bayraktar, bir başbakan ol dedikleri zaman, sandalyenini üzerine çıkar, nutuk atmaya başlardı. Bu arada benim amcaları da unutmazdı. Her birini bir ba….lga, valiliğe, ordu komutanlığına atardı. Sonsuz bir cömertliği vardı o anda. Bilhassa kendisi ile alay etmeyen, dalga geçmeyen kimseleri o da sever sayardı. Alay edenlere çok sinirlenir, sopası ile veya yerden kaptığı taşla saldırırdı. Buna karşın, sakin sohbetlerde de bulunur, ağırbaşlı olur, anlatılanları dinler, kimi zaman konuşmalara kendisi de katılırdı. Bazen esprili konulara girince ilginç ve tatlı bir gülümsemesi ve hoş bir  kahkahası olurdu. Kendisi bayağı zenciye yakın kara derili olduğu için gülümsediğinde dişleri bembeyaz görülürdü. Onu görenler ‘Karaağa’nın oğlu yine gelmiş’ derlerdi. Dedemin onu çok olgunca karşıladığını hatırlıyorum.

Salih onbaşı’nın  ise İstiklal gazilerinden biri olduğunu söylemişlerdi. Başında kalpak, üzerinde asker elbisesi , ayaklarında pırıl pırıl çizmesi, göğsünde taşıdığı İstiklal madalyası ile tam bir Kuvai Milliyeci görünümünde, boyalı pala bıyıkları ile heybetli bir adamdı. Bir kalabalık görür görmez yüksek bir yere çıkıverir, onların dikkatini çekecek şekilde vatan, millet, Sakarya, Ankara diye nutuk atmaya başlardı. Madalyası ile öğünür, bu ülkenin sahipleri olun, ondan bir çakıl taşı dahi vermeyin. Yoksa yakanıza yapışırım’ gibi sözler söylerdi.

Cennet anaya gelince; tam bir ziyaret çalısı gibi. .......Üstündeki giyside neler yok ki..Aklınıza ne gelirse..Mecnun şeklinde gezer durur. Kimi zaman türkü, kimi zaman ağıt söylerdi. Başındaki yazması pullar, renk renk boncuklar, eski gümüş paralarla dolu idi. Uzun örme saçları da bir alemdi. Boydan boya boncuklarla, çeşitli tesbih taneleri ile kurdelalarla doluydu. Üst giysisi yelek gibi ceket gibi yeşil kadife, altında pembe gibi kırmızı gibi yine kadife etek vardı. Çatal iğnelerle ipliklerle neler neler vardı üzerinde. Aynı saçında ve başındaki gibi boncuklar, çeşit çeşit tesbihler, sarımsak, üzerlik, göz boncukları irili ufaklı. Elindeki ufak bir heybenin içinde türlü türlü giyecek ve yiyecekleri alırdı. Nedense herkes ona acırdı. Renkli bir kadındı.

Salih Çavuş ve Cennet ana anıları 8-10 yaşlarıyla ilgili. Bayraktar ise uzun yıllar yaşadı.

ANKARA, SİVAS ve İZMİR GEZİLERİ

Bir ikinci gezi şansı daha yakaladım. Her yıl ilk karne tatilinde çeşitli illere gezi tertip edilirdi. Her sınıftan kura çekimi ile gidecek seçilirdi. 3B sınıfından ben seçilmiştim. Bu gezi Ankara’ya idi. İlk gezi yerimiz Anıtkabir oldu. Grup halinde mozoleye çelenk koyup saygı duruşunda bulunduk. Üç günlük bir geziydi.



Eskiden bir Akdeniz Palas oteli vardı. Orada Kazım Özkan, Ayhan Özkan çalışırlardı. Onları gördüm. Otelde yattık. Bir de Ali amcamız, Melek yengemiz vardı. Onları da ziyaret ettim. Niye ettimse? O günkü görgüm,bilgim buna elvermiyordu herhalde. Çünki hiçbir ilgi iltifat görmemiş, gizliden de olsa tepeden baktıklarını sezinlemiş, çok üzülmüştüm.

Diğer bir gezimiz de Sivas’a oldu. 23 Nisan’da idi. Tarihi Sivas kongresinin yapıldığı ve müzeye dönüştürüldüğü Sivas Lisesi’ni gördük. Her şeyi çok güzel korumuşlar. O günün tarihini resimlerle ve diğer belgelerle canlı tutmuşlar. Bir gece kalıp geri döndük.
Diğer bir gezi şansı ise İzmir’e oldu. Ancak resim öğretmenimin ricası üzerine hakkımı başka bir arkadaşa devrettim. Yine karne tatili idi. Tatilde herkes köyüne giderdi. O günlerde son sınıfta bulunan bir arkadaşın annesi ölmüş, haber vermemişler. Köye gitse duyacak, sınavlarını etkiler düşüncesiyle bu tedbire başvurmuşlardı.

YALOVA GEZİSİ ve ÖĞRETMEN OKULU

Öğretmen okulu 3. Sınıftaydım. Öğretmenlerimin hemen hepsi çok seviyorlar. Öncelikle Beden Eğitimi öğretmeni Dursun Hatipoğlu. Herhangi bir iş için beni çağırtıp aratıp bulduruyor, beni görevlendiriyor. İdare ile ilgili, evil ile ilgili ne olursa benimle bitiriyor. O nedenle de öğrenci arkadaşlar, ‘Seyhan, abin çağırıyor’ derlerdi. Okulun izci grubu vardı., Tescilli izci grubu.



Her yaz tatilinde deniz kıyısında 3 haftalık bir kamp dönemi geçirirlerdi. Bu haktan 5. Sınıf öğrencileri yararlanırdı. Kamp öncesi okul içindeki idare binasının önünden geçerken öğretmenim Dursun Hatipoğlu gördü ve yanına çağırdı. Bana ‘Kampa gitmek ister misin?” diye sordu. Ben de İsterim dedim. “O halde terzihaneye git, arkadaşların mayo diktiriyorlar, bir tane de sen diktir’ dedi. Hemen terzihaneye koştum, ölçülerime uygun mayoyu diktirdim. Çok pratik bir giysi idi. Siyah bir kumaştı.  Bir paçası kapalı, diğer paçası ise açıktı, karşılıklı biyeli olarak bağlanıyordu.  Hazırlıklarımızı tamamladık. Ellerimizde ağzı büzgülü torbalar, içinde elbiselerimiz, gömlek ve diğer giysilerimiz, ceplerimizde ailelerimizin verdiği paralar vardı. Okulda izci kıyafetlerimizi giymiştik. 21 öğrenci, 2 beden eğitimi öğretmeni ve eşleri, bir de fizik kimya öğretmeni ve eşi. Tabii Kızılhan köyünden olan şöförümüz Yunus usta ile ahçı....


Okulun Desoto marka bir kamyonu vardı. Üzeri brandalı, çadırlarımızı, yatak ve battaniye, nevresimlerimizi kap kacak ne gerekli ise onları kamyona doldurduk. Kumanyalarımız da alınmıştı. Kamyonun arka bölümüne 25 kişi, şöför mahalline de 2 kişi çıktık yola. Görüldüğü gibi şöförümüzle birlikte 28 kişiyiz. İlk molayı Ankara yakınlarında bir yerde verdik. Kumanyalarımız dağıtıldı. Çeyrek ekmek, helva ile yetindik. Yola devam  ettik. Geceyi Bolu Kız öğretmen okulunun sinema salonunda battaniyelerimizin üzerinde uyuyarak geçirdik. Sabahleyin toparlanarak yola çıktık, Yalova-Çınarcık’a gidiyoruz.Bolu’dan hareketimizden bir müddet sonra Sapanca gölü göründü. Abilerden biri ‘Allah, denize bakın denize..’ dedi. …Gölü görüp de ‘Allaaaah, deniz’ diyen hayretini gizleyemeyen arkadaşımızı öğretmenlerimizden biri ;
-Sus , o deniz değil. Göl o. Sapanca gölü..diye azarlamıştı. Böylece Anadolu’nun denizi göl oluvermişti.

Sonra güneş batmadan Yalova Çınarcık’a varmıştık. O günki haliyle bizim köyü andırıyordu. Adresimiz ise Bakkal Rahmi, Çınarcık Köyü, Yalova idi. Mektuplarımız oraya geliyordu. Biz de bakkal Rami eliyle gönderiyorduk. Kamp yerimiz Çınarcık’ın batı yönünde kestane ağaçlarının bulunduğu deniz seviyesinden 3-5 m. yükseklikte seki şeklinde düz bir alandı. Hemen bu sekinin altında kaynak suyu bulunuyordu. Kaynağın yakınlarına küçük çukurlar açtık. Orta bölümü masa şeklinde düz bir alan buraya yemek tabaklarımızı koyuyor, ayaklarımızı kazdığımız çukura girip yüksek bölüme oturuyor, masa sandalye şeklinde yararlanıyoruz. Mutfağımızı kaynağın yanına kurmuştuk. Yemek öncesi aşçıya her türlü yardımı yapıyorduk. Yardım yemek sonrası da devam ediyordu.


Günlük programımız  şöyleydi: Sabahları erken  kalkıyor, çadırlar, yataklar ve çevre düzeni temizliği yapılıyor. Her oba teftişe hazır olunca oymak beyi gelip teftiş ediyor. Günaydın? Sağol. Nasılsınız? Sağol. Sabah spor hareketleri başlıyor. Önce ısınma,yavaş koşu. Kaslar ve vücut ısınınca sert ve hızlı hareketler başlıyor, sabah kahvaltısına kadar devam ediyor. Sonra ‘ marş marş denize” komutuyla herkes denize koşuyor. On dakika sonra hep beraber sabah kahvaltısı. Kahvaltı sonrası öğleye kadar çeşitli konularda eğitim faslı başlıyor. Öğle yemeği sonrası çadırlarımızda saat 14.00’ e kadar dinlenme. Hep beraber denize. Akşama kadar . Akşam yemeği. Lükslerin yakılması ve çevrenin aydınlatılması ile akşam eğlencesinin başlaması. Oyunlar, halaylar, türküler, şarkılar, marşlar söylenir yatma zamanına kadar eğlence devam eder. .....


Bu üç hafta zaman içinde çevre gezileri de yapıldı. İlk gezimiz Yalova-Termal kaplıcaları oldu. Herkes öyle bir yeri ilk defa görüyordu. Her taraf yemyeşil, pırıl pırıl mermer havuzlar, banyolar.Sıcak su. İçmek için eline aldığım bardak parmaklarımı yakıyor ama içerken ağzımız yanmıyor. Banyo yaptık, havuzda yüzük,bir günümüzü de orada değerlendirdik. Gece olmuştu, kamp yerimize döndük. Fizik öğretmenimiz ve eşi kampta kalmışlardı. Akşam yemeği olarak balıkçılar hemen kampın önünden ağ atarlar ve çekerlerdi. Çekme işine zaman zaman biz de yardım ederdik. Balık almışlar, kızartmışlar, sofralar hazırlarmış bulunca bütün izciler ‘ya ya ya şa şa şa’ temposu ile öğretmenimizi ve eşini onurlandırmıştık.


Bu arada bir de İstanbul gezisi düzenlenmişti. Emektar kamyoncumuzla Yalova’ya , oradan da vapurla İstanbul’a. Hepimizin vapura ilk binişi idi.  Kimi arkadaşları deniz tuttu, çok kötü oldular. İstanbul’a inince o gece kalacağımız Sirkeci’deki Mithat Paşa ilkokulu’na  götürdüler.Burayı iyi belleyin, bundan sonrası size kalmış, serbestsiniz dediler. Giysilerimiz izci giysisi. Hepimiz denizde ve güneşte yanmışız. Arap gibi simsiyah olmuşuz. Galata Köprüsü, Karaköy, Taksim’de geziyoruz. Hemen bize yaklaşıyorlar: ‘El Arabi-Irak, Suriye-Suudi…” misiniz gibi sorular soruyorlar. Biz de kollarımızda omuzla dirsek hizasındaki İzci-Kayseri yazısını gösteriyoruz, ‘O , afedersiniz. Bu arada oralardan gelecekler olduğunu duymuştuk da …’ diyorlar ve ayrılıyorlar. O günün koşullarında cebimde 110 lira vardı. Babamın maaşı da o kadardı. Aileden birileri 5-10-20 lira haçlık veren olmuştu. Bu paradan sadece 10 liraya siyah çerçeveli füme camlı, çok güzel bir İtalyan gözlüğü almıştım. Beden Eğitimi öğretmenim Tahir Bey göz koymuş, neredeyse elimden alacaktı....





Her neyse. Bu arada bizim Kızılhanlı Yunus Usta yanıma yaklaştı. ‘Seyhan paran var mı? Bana 50 Lira ver, dönünce hemen veririm’ dedi. Ben de hemen çıkarıp 50 lira verdim. Dönüşümüzün 3. Günü hemen getirip vermişti. İstanbul gezimizde programlı bir gezi olmadı. Bizi bize kendi halimize bıraktılar. En önemli gezi ve gördüğümüz yer, Gülhane Parkı, Taksim, Karaköy ve Sirkeci yöreleri oldu. Tarihi eserleri vapurla gelirken kendini gösteriyordu. Uzaktan ve dış görünüşü ile yetindik. O güne kadar gördüğümüz bütün şehirlerden büyük ve görkemli ve güzel bir şehir. Bu izcilik kampına katılmak, birçok yerleri görmek benim için bir şanstı. Öyle bir şanstı ki, benim ufkumu genişletti. Daha önce görmediğim, bilmediğim bir yaşantıyı keşfettim. Bu gördüklerime özendim, imrendim. Monoton bir Anadolu yaşamından çok değişik bir yaşam biçimi.


Şans demiştim. Bu şansı beden eğitimi öğretmenimin  bir luftu olduğunu, sadece 5. Sınıf öğrencilerinin hakkı olduğunu yazmıştım. Tesbit edilen 5. Sınıf öğrencilerinden birisi ne yapmışsa beden eğitimi öğretmenimi kızdırmış , o da onu kovmuş. Bu kovma sırasında öğretmenim bana rastlayınca bu şansı bana vermişti. Aileden, çevreden ilk defa bu kadar uzakta ve uzun zaman ayrı kalmıştım. Üç hafta bitmişti. Dönüş yolculuğumuz da geldiğimiz yoldan oldu. Bu kere dönüşte Ankara çıkışında bir yerlerde kamyonun içinde uyuyarak geceyi geçirdik. Sabah erkenden Kayseri-Pazarören yoluna devam ettik. Yollar eski deyişle şose idi. Asfalt yol yoktu. Çok bozuktu. B unedenle sekiz saatte Pazarören’e ulaşabildik.

BABAM HAFIZ SALİH ÖZHAN'I KAYBEDİŞİM

Yıl 1957. Pazarören ile Toklar’ı birbirine bağlayan yol yapılıyordu. Kullanılan alet sadece kazma, kürek el arabası idi.  Yüzlerce işçi çalışıyordu. Her biri çeşitli yerlerden gelen işçiler oldukları için çadırlarda yatıp kalkıyorlardı. Çalışma yerimiz ise Pazarören ile Sıradan köyünün tam ortalar yerdeydi. PAzarören’den geçen şoseye hemen karakolun önünden bağlantı yapılarak aşağı doğru Zamantı ırmağına doğru uzanıyordu.

 Babam her gün erkenden bu yol yapımı yerine gelir, işçilerin işbaşı  yapmaların sağlardı. Cebinde taşıdğı puantaj defterini çıkarır, kimin işbaşı yapıp yapmadığını arkı-eksi ya da çarpı gibi işaretlerle herkesin isim ve tarihlerini titizlikle işlerdi. Bu çalışmalara ben de katıldım.Benim görevim ise işçilere teneke ile içme suyu taşımaktı. Maşrapa teneke ile dolaşırken kim su istedi, hemen bir maşrapa su verirdim. Bu çalışma o yılın yaz tatili dönemince sürdü. Öğle yemeklerimizi kimi zaman işçilerin kumanyalarından, kimi zaman da annemin ya da kardeşlerimden birinin Zamantı ırmağının geçit veren yerlerinden geçerek, kimi zaman da belden aşağıları ıslanarak geçebilirler, bize öğle yiyeceğini getirirlerdi.


 Babam Sıradan da görevli olduğu için evimiz de ordaydı. TA ki 1973 yılına kadar. Yani babamız eğitmenlikten emekli oluncaya kadar. Sonra da Pazarören’deki bu gün annemin oturduğu evi almıştı. NE yazık ki içinde çok oturamadı.



1974 yılının 29 Mart’ında ölüm haberini Erdek’te telgrafla öğrendim.  O günün koşullarında uçakla gittim ama heyhat, çok geçti. Bandırma-İstanbul-Ankara ve Kayseri aktarmalı uçakla.


OKUL YILLARI...


1,2 3. Sınıflar pek çok zorlandığım yıllar oldu. Öncelikli zorluk; yokluktu. Ancak burada hemen şunu ifade edeyim ki bu yokluk ve zorluklar içinde okuyor olmamız, lüks içinde olmak demekti.
Okulda yatılı olmak lüksümüzün dışında bir istekte bulunmak gibi hakkımız da yoktu. Çünkü okul her şeyimizi veriyordu. Üstümüzdeki bütün giyecekleri, gömlek, elbise, palto, ayakkabı, çorap, atlet, fanila, kilot, geriye ne kaldı ki…Mendillerimiz bile devlettendi. Yatacak yatak, üç öğen yemek.okuduğumuz kitaplar, defter ve kalemleri bile devlet karşılıyordu. Bu sunulanların yüzde birine bile ulaşamayan, bu şansı yakalayamayan milyonlarca kişi bizim dışımızda idi.

O nedenle okulumuzun verdiği ile yetinmek zorunda idik. Ailemizin geçim zorluğu içinde bulunduğunu biliyorduk. Bizim elbiselerimiz, ayakkabılarımız varken kardeşlerimizin yoktu. Şu var ki, hepimiz aynı anda büyüyorduk. Evrimsel gelişme tek bir iki kişiye özel değil genel olduğu için herkes bunun içinde yerini alıyordu. Doğal olarak bizim aile ve bireyleri de her yönden değişime uğrayarak ve ona uyarak daha iyiye yaklaşıyordu. Aile içinde erkekler artık ufak tefek işler yapabiliyordu. Kız kardeşler halı dokuyor, emeklerini pazarlıyorlardı.

GÜVEN





*Bir ara sanırım İlkokul 5. Sınıfta idim.Okula bir traş makinası alınmıştı. Benim elime tutuşturdular. Birkaç defa da örnekleme yaparak saçları uzayan erkeklerin saçlarının kesilmesi işini bana yüklediler. Her traş olandan da 5 kuruş alınacağını, bunları bir deftere yazacağımı, paranın da bende saklı kalacağını söylediler. İyi. İşe başladık. Traşlar, kayıtlar, paralar. En zor şey de o 5  kuruş paraların saklanması olayı. Neyse sene sonunda alnımızın akıyla başka birine teslim ederek bu işten böyle kurtulduk.

Okulumuzun adının değişmesi kimimizi üzmüştü. Kimileri de sevinmişti. İsim değişikliği gerçekten de okulumuzu değiştirmişti. Bizden öncekiler bize bir miras bırakmışlardı. Üretken bir miras. Ama sonuç ne oldu? Onun yerini ezberci, uygulamasız bir yığın kuru bilgi..Bu konuda öğretmenlerimizin  çoğu korkak davrandılar. Hatta  o  'malum' öcü üzerinde durdular, korku ve baskı uyguladılar. Birgün bütün öğretmenler sınıflara baskın düzenledi:
-Ellerinizde ne varsa masalarınızın üzerine bırakın.
Dediler…Ve masaları dolaşarak kitap, defter, ne varsa hepsini gözden geçirdiler. Defterlerinizi çıkarın, çıkardık. Defterlerimizdeki yazılara bakıp kontrol ettiler. Şimdi de boş birer sayfa koparın, söylediklerimizi yazın dediler. Söylenenleri yazdık. İsimlerimizi, numaralarımızı, sınıf ve şubelerimizi yazdırarak, kağıtları topladılar. Genel olarak ............................................ harflerini içeren sözcüklerdi. Mesele: tuvalet duvarlarına ve kapılara yazılan bir yazı imiş. ‘Yaşasın ..........izm ’ yazısı üzerine bütün okul öğrencileri böyle bir sınavdan geçirilmiş. Sözde suçlu bulunmuştu., soyadını anımsayamadığım Fethi adında bir çocuk.MC Carthizm’in kol gezdiği yıllardı.Herkes insan avina çıkmıştı.  1950 yılının iktidarı  bu kötü ve baskıcı , herkesi susturma, hürriyeti kısıtlayıcı politikasının faturasını çok acı ödedi. 1960 27 Mayıs’ında ordu iktidara el koydu. Yeni bir anayasa yapıldı. Çok özgürlükçü, o günün koşullarında ve siyasi partiler yasasındaki yeniliklerle hiçbir oy boşa gitmemiş oluyordu. Meclise her partinin temsilcisi girebilmişti. Ne var ki 1950-1960 dönemi siyasetçileri ve anlayışı hala meydanlarda idi. 1968 yılında dünya Konjöktüründe  her yere sıçrayan olaylar, gençleri harekete geçiren yürüyüşler, gösteriler yapılmaya başladı. Aynı görüş bizde de yoğunlaştı. Daha çok özgürlük, toplu sözleşme, grev, sendika hakkı gibi kavramlar gündeme geldi. Bu hareketi yapan gençler güçlerini Anayasa’dan alıyorlardı. Nihayet 1971  yılında ‘bu Anayasa bu ülkeye bol gelmiştir’ gibi bir sloganla, sağcı bir darbe ile Meclis yeniden dağıtıldı. 1980 12 Eylül’üne kadar sürdü. Arkasından yeni bir DARBE. Her on yılda bir gelen bu darbeler, hep gerici darbeler oldu. Amacım; tarihi yeniden yazmak değil. Yeri geldiği için yaşadığımız tarih olduğu için yazdım.