Babam EĞİTMEN’di. Babam gibi daha yüzlercesi, 1938-1940 yıllarında başlayan Eğitim seferberliği
sırasında , askerliğini yapmış, okuma-yazma bilenlerin 6 ay eğitim-öğretime tabi tutarak köylere gönderilmiş,
okuma –yazma öğretmen için gönderilmişlerdir. Eğitim-öğretimin kilometre taşları olmuşlar,
Köylerde okul yok, araç gereç yok. Tek başlarına yapabileceklerinin en iyisini yapmaya çalışmışlar ve başarılı da olmuşlar. Görevleri 1,2 ve 3. Sınıfa kadar okutmak olmuş, 4. 5. Sınıfları okutma yetkisi verilmemişti. Köyde öğretmen yoksa , diploma veya herhangi bir belge vermeden sadece okur yazar olarak okul bitmiş olurdu. Şanslı, hali vakti yerinde olanlar, okumanın önemini bilen aileler, çocuklarını öğretmen olan okullara götürmüşler, orada 4. 5. Sınıfları okuyup diplomalarını almışlardır.
sırasında , askerliğini yapmış, okuma-yazma bilenlerin 6 ay eğitim-öğretime tabi tutarak köylere gönderilmiş,
okuma –yazma öğretmen için gönderilmişlerdir. Eğitim-öğretimin kilometre taşları olmuşlar,
Köylerde okul yok, araç gereç yok. Tek başlarına yapabileceklerinin en iyisini yapmaya çalışmışlar ve başarılı da olmuşlar. Görevleri 1,2 ve 3. Sınıfa kadar okutmak olmuş, 4. 5. Sınıfları okutma yetkisi verilmemişti. Köyde öğretmen yoksa , diploma veya herhangi bir belge vermeden sadece okur yazar olarak okul bitmiş olurdu. Şanslı, hali vakti yerinde olanlar, okumanın önemini bilen aileler, çocuklarını öğretmen olan okullara götürmüşler, orada 4. 5. Sınıfları okuyup diplomalarını almışlardır.
1940 yılında açılan Köy Enstitüleri ise okullarını bitiren bu köy çocukları için can simiti olmuşlardır. Cazip olan yeri yatılı olması idi. Çünkü o yıllar çok zor yıllardı. Ülke yoksul ve 2. Dünya savaşı eşiğinde idi. Yol yok, fabrika yok, tarım karasabanla, üretim her kesimde verimsiz ve az , yetersiz. Yoksulluk gerçekten diz boyu derler ya, aynen öyle. Bu konularda o yıllar anlatan çok kitap yazıldı. Hele Köy Enstitüleri hakkında yazılanlardan çok daha yazılması gerekenler var.
Şimdi tekrar geriye dönmek istiyorum.
Babamın eğitmen olarak ilk görev yeri; Pazar ören’e çok yakın bir küçük köy olan KARABUDAKLI köyüdür.
Yeni evlidir. Annem anlatır. ‘Babanla Karabudaklı köyüne vardık. Küçük bir köy. Çok gencim. 17 yaşındayım.O kadar kötü göründü ki gözüme, ağladım. Babana ‘Hafiza (Hafız Salih) buranın taşları çinki çinkiymiş. Gidelim buradan’ diye ağladım. Baban da hem güldü hem de kızdı. Orada 3 sene kaldık. Sonra da bir Çerkez köyüne tayin olduk. İnnören mi, Cinnören mi? İdi. Her neyse. Sonra köye, köylüye alıştık. Dostlarımız, ahbaplarımız oldu. Sen de işte orada doğdun. Gün, ay , yıl olarak tam bilmiyorum. “ Çünkü annem okuma yazma bilmiyordu. Nüfüs cüzdanıma göre 19 Nisan 1940 doğumlu olarak görülüyorum. Yıl tamam da, ay ve gün biraz şüpheli. Durna Halam olayı biraz doğruluyor. Çünkü kendi oğlu Fevzi ile ben yaşıtız. Derze (büyük-büyükanamızın eşi ve herkesin derzesi, teyze anlamında) ile Sultan sitti (Kazım, Ayhan ve Cengiz’in annesi) ile birlikte benim doğumumda Karabudaklı’ya gelirler. Derzenin anlatışına göre ;’İlkbahardı. Karlar erimişti.Irmak taşmıştı (Pazarören’in güneyinden akıp Akdeniz’e ulaşan ve Çukurova’da SEYHAN NEHRİ adını alan ZAMANTI nehri kastediliyor!) Köprüyü sel götürmüş, biz de atın üstünde geçitten geçerken ıslanmıştık.” Demişti.
Yeni evlidir. Annem anlatır. ‘Babanla Karabudaklı köyüne vardık. Küçük bir köy. Çok gencim. 17 yaşındayım.O kadar kötü göründü ki gözüme, ağladım. Babana ‘Hafiza (Hafız Salih) buranın taşları çinki çinkiymiş. Gidelim buradan’ diye ağladım. Baban da hem güldü hem de kızdı. Orada 3 sene kaldık. Sonra da bir Çerkez köyüne tayin olduk. İnnören mi, Cinnören mi? İdi. Her neyse. Sonra köye, köylüye alıştık. Dostlarımız, ahbaplarımız oldu. Sen de işte orada doğdun. Gün, ay , yıl olarak tam bilmiyorum. “ Çünkü annem okuma yazma bilmiyordu. Nüfüs cüzdanıma göre 19 Nisan 1940 doğumlu olarak görülüyorum. Yıl tamam da, ay ve gün biraz şüpheli. Durna Halam olayı biraz doğruluyor. Çünkü kendi oğlu Fevzi ile ben yaşıtız. Derze (büyük-büyükanamızın eşi ve herkesin derzesi, teyze anlamında) ile Sultan sitti (Kazım, Ayhan ve Cengiz’in annesi) ile birlikte benim doğumumda Karabudaklı’ya gelirler. Derzenin anlatışına göre ;’İlkbahardı. Karlar erimişti.Irmak taşmıştı (Pazarören’in güneyinden akıp Akdeniz’e ulaşan ve Çukurova’da SEYHAN NEHRİ adını alan ZAMANTI nehri kastediliyor!) Köprüyü sel götürmüş, biz de atın üstünde geçitten geçerken ıslanmıştık.” Demişti.
