2 Kasım 2011 Çarşamba

İDA YÜRÜYÜŞÜNE DEVAM

İDA TEPELERİNDE

GİTTİN

YENİ OKUL ve YENİ BEBEK

4 ve 5.sınıflar toplam 11 kişiydi. Birleştirilmiş sınıf olarak Ömer Lütfi okutuyor, 1 , 2 ve 3. sınıfları da ben okutuyordum. Ok4 ulumuz, B tipi denilen eski bir okul. Her tarafı dökülüyor. Taş duvarlar çatlamış, tavan tahtaları çürümüş, kimi parçaları aşağı doğru sarkıyor, yağmur yağınca akmayan köşesi yok...Cam çerçeve kırık. Kuzey tarafındaki pencereleri tahta, teneke, kartonla kapattık. İki yıl bu kötü koşullarda çalıştık. 3. yıl nihayet sesimize kulak verdiler. Yazdığımız yazıların neticesini aldık. Geldiler, keşfettiler ve yıkıp yeni bir okul yapılmasına karar verdiler. 1962-1963 öğretim yılına da yetiştirecekler...Baharda müteahite okul teslim edildi, yıkım yapıldı. İnşaat başladı. 



İlkbaharda okulların kapanmasıyla birlikte yedek subay öğretmen Ömer Lütfi Yaralı da terhis olup ayrıldı. Biz de Kayseri Sümer evleri mahallesinde bir ev kiraladık. Orada oturuyoruz. Eşim hamile. Doktor Münevver Hanım'a gidiyoruz. Onun kontrolünde. 12 Haziran 1962, eşimin doğum sancıları başladı. Günlerden Pazar. Hemen Dr Münevver Hanım'a gittim, taksi ile eve geldik. Saat 10-11 suları...Saat 14.30'a kadar bekledi. Herşey normale dönünce evine döndü. Güzel kızımız doğmuştu. Bu arada eşimin de kurs öğretmeni olarak atama kararı çıktı geldi....Şimdi mesele ; aynı yerde çalışmaktı ama ne gezer! 11 yıl ayrı yerlerde çalışmak zorunda bırakıldık.

KIZ ÖĞRENCİLERİ OKULA KAZANDIRMA

Köylülerle önemli sorunlarımızdan biri de okula kız çocuklarını göndermemeleriydi. Şimdiye kadar okula hiç kız çocuğu kayıt yapılmamıştı. Köylülerle oturup pazarlık yaptım. Yasada, yönetmeliklerde böyle bir şey, hatta suç bile..Ama çıkar yol olarak bunu buldum:
-Okulun açıldığı gün, Pazartesi gönderin, Salı gelmesin, Çarşamba yarım gün gelsin, Perşembe gelsin. Cuma gelmesin, Cumartesi yarım gün gelsin… gibi resmen pazarlık yaptım. O yıllarda okullarda bir beslenme programı ile çocukları önce okula yavaş yavaş alıştırmak, hatta onlara yani kız çocuklarına biraz da torpilli davranarak dağıtılan üzüm, fındık, portakal gibi yiyecek ve süt tozundan yapılan yiyiecekler içeceklerle okulu cazip hale getirmekti. Aslında bu gibi şeyleri çocuklar evlerinde görmüyorlardı. Nihayet kız çocukları böyle böyle kazandım.


 Çocuklar baktılar ki okul daha rahat, yiyecek, içecek şeyler de veriyorlar..Evde kaldıklarında annelerinin işlerini kendileri yapıyorlar. Okuma yazma bilmemek gibi bir eksiklik de beraberinde olunca, boş bir hayatın içine sürükleniyorlar. Okuma yazma bilen bir kadın yok. 125-130 haneli köyde sadece erkekler okuma yazma biliyor. O da çat pat. Kızlar okula her gün gelir oldular. Babalarıyla yaptığmız anlaşmayı  böylece kendi lehlerine, okul lehine delmiş oldular. Diğer yakın köylere göre bir hayli çok kız öğrenci vardı okulumuzda. Hem de devam eden. Bahar gelince erkek öğrenciler çifte giderler. Babalarıyla birlikte okulun önünden geçerken bana rastlarlarsa ‘Öğretmen bey, çocuğa izin verirsen çifte gideceğiz.’ Derler. Zaten yola çıkmışlardır. Olmaz desem de demesem de bir şey fark etmeyecek. Gidecekler. “Peki”  deriz olur biter.

ERKİLET –BOYACI; HAYATIMIN EN SIKINTILI VE ZOR YILLARI ve ASKERLİK


Hayatımın en sıkıntılı ve zor yıllarını orada geçirdim. Kabus gibi. Hasta olduğum zaman kesin olarak Boyacı köyü ile ilgili rüyalar görürüm. Hasta değilsem, Boyacı köyü ile ilgili bir rüya görmüşsem yine hasta olurum. Orada üç yıl geçirdim. Birinci yıl,tek başıma idim. 


Yazın da Manisa ve Kırkağaç olmak üzere üç aylık bir dönemle askerlik görevimizi tamamladık.

Aynı Boyacı köyü gibi Kırkağaç da ikinci kabusum oldu. Kanlı Dizanteriye yakalandım, ölüyordum. Askerlik dönüşü 19 Eylül 1961 yılında evlendik.


 İkinci yılı da karımla  birlikte orada yaşadık. Zonguldak-Kilimli’den bir yedek subay öğretmen arkadaşımız da var. Bize göre yaşlı. Biz 21 yaşlarında o (Ömer Lütfü Yaralı??) 33 yaşında, güngörmüş, geçirmiş. Çevre de onun gibi Zonguldaklı olan diğerleri Ömer abi diye çevresinde dolaşıyorlar. Benim maaşım 410 lira iken onun da maaşı vardı, 350 lira alıyordu. Ayrıca 1000-2000 lira gelirdi. Tatilde ya da aybaşlarında Kayseri’ye indiğimizde en lüks otelde kalır, en iyi lokantalarda yer içerdik. Bana bir kuruş harcatmazdı. Diğer Zonguldaklılar da aynı bonkörlüğü yapardı. İlk sene aynı evde birlikte kaldık. Ben evlenince Ömer Lütfü Yaralı aynı evde kalmaya devam etti. Biz ayrı bir ev bulduk. Mehmet Demir’in tek gözlü evindeyiz. Girişinde 6-7 merdiven ve sahanlık, kapıdan içeri girince 4-5 metre hol, sonra her şeyimizin içinde bulunduğu odaya giriyoruz. .Üstü toprak dam. Kuzeye olan pencereyi halı ile duvarı boydan boya kapattık. Karyolamızı kurduk. Kuzeye bakan demirli iki pencere daha var. 10 lira kira veriyoruz.
Köy Erkilet kasabasına 10 km. uzaklıkta-kuzeyinden 4-5 km. uzaklıkta Kızılırmak nehri geçiyor. Çukurda  etrafında çalılık ve fundalıklı yüksek tepeler var. Evler üst üste. Kagir. Doğru dürüst yürünecek bir yolu da yok. Çamur deryası derler ya, öyle bir şey. Zaman zaman okula eşim de  gelirdi.Yetişkin insanların çoğu Kayseri Belediyesinde çöpçü olarak çalışıyor, Cumartesi günü bir kamyon kiralayıp arkasına, önüne dolup köye gelirler. Pazartesi gününde saat 3,5-4’te tekrar aynı kamyonla işlerine geri dönerler.Bunların içinde iki kişi var ki daha sosyal ve anlayışlı insanlar. Biri gardiyanlık yapan Mustafa Kocakaya, diğeri de Şehir klübünde çalışan Ahmet. Okula,  okumaya ilgil duyan insanlar. Diğerleri ise tutucu ve gösteriş meraklısı cahil insanlar. Damların üstüne çıkar, orada abdest alır sonra da orada  namaz kılmaya başlarlar. Elleri ayakları kirden çatlak çatlaktır. Erkeği, kadını, çocuğu hep aynı. Kadınları kışın bile takunya giyerler. Çorapsız kar kış hep aynı durumlarını korurlar. Okula gelen çocukların ellerini temizlemek, temizletmek bana düştü. Çeşme yakındı.” Bir koşu marş marş… eller yıkanacak” deyip onları mecbur ediyordum. Temizlik konusu beni çok uğraştırdı. Köyde kibritiniz bitse komşuya muhtaçsınız. Aktar, bakkal gibi pek bir şey yok. Ay başlarında maaş almaya indiğimizde daha önce tesbit ettiğimiz ihtiyaçlarımızı yetecek kadar alır gelirsek rahat ederdik. Yoksa yandığımızın resmi idi. Kayseri’ye inmek bir dert, dönmek ayrı bir dert idi. Yağmur-kar yağdıktan sonra geliş gidişler neredeyse imkansız gibi bir şeydi. Sigaramız biterdi, şehir klübünde çalışan Ahmet’in oğlu Ahmet’i hemen evlerine koşturur, sigaramızı oradan temin ederdik. Genellikle Yeniharman, Sipahi ve Yenice sigaraları olurdu. O dönemde filtreli sigara yoktu zaten. En çok içilen sigara Yenice idi. 

75 AY KAYBA UĞRATAN 'TORPİL'

Stajdan, Tarsus, Mersin, Ceyhan, Adana gezilerinden sonra geldik yıl sonuna…Bütün derslerim çok iyi.Hatta Biyoloji üç dönemdir PEKİYİ. Gel gör ki, ikmale kaldım. Neymiş efendim; Haziran mezunları doğu illerine gönderiliyormuş, Eylül mezunları istedikleri yerlere. O nedenle bizim beyler güya bana torpil yapmışlar, en iyi dersten de ikmale bıraktırarak, ikmalde başarılı olarak ve istediğim ile öğretmen atanacakmışım. Hiç hesap etmezler ki, her yıl 3 ay kayıpla 25 yılda 75 ay kayba uğradım. Kim verecek bunun hesabını? Torpil yapanlar mı? Olmaz olsun öyle torpil. Zaten ilk ve son torpil de bu oldu. Hiçbir işim torpille olmadı. Denizcilik terimi olan torpille , hep vurulduk.



1960 yılı Eylül’ünde ikmalimizi verdik. Kayseri valiliği emrine atandık. Babam Sıradan Köyünde eğitmenliğe devam ediyor. Birlikte Kayseri’ye geldik, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gideceğiz. Md. Yardımcısı babamın arkadaşı olurmuş. Birlikte gittik. Gıyasettin Tokyay babamı görünce anımsadı. ‘Oooo Hafız Salih, bakınca anladım, gözlerinden tanıdım’ dedi. Bir iki dakikalık hal hatırdan sonra babam benim öğretmen olarak Kayseri’ye atandığımı, mümkünse yolu yordamı olan yakın bir yere verin ricasında bulundu. Dışarı çıktığımızda babam kafasını yumruklayarak ‘Ah benim sersem kafam, okuldan kaçmasaydım şimdi onun yerinde ben oturuyor olacaktım’ diyerek pişmanlığını dile getirdi ve gözleri dolu dolu oldu. Ağlıyordu. Tayin konusunda hiçbir etkisi de olmadı. Sözde Kayseri merkeze bağlı Erkilet-Boyacı köyüne atandık. Ne köy ama evlere şenlik!